DR. MURAT ERGÜVEN
Namazların Kazası

Namazların Kazası  I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Her mükellef Müslümanın, günde beş vakit namazı vakti içinde kılması kesin farzdır ve ilahi emirlerin başında gelir. Farz namazını kılmadan vaktini geçirmek büyük günahlardandır. Kaza edildiği zaman bu namaz borcu ödenmiş olur, fakat geciktirme günahından dolayı ayrıca tevbe de gerekir. Özürlü veya özürsüz olarak zamanında eda edilmeyen beş vakit namazın farzlarını kaza etmek farz, vitir namazının kazası da vacibdir.

“Eda” namazın vaktinde kılınması, “kaza” da vakti çıktıktan sonra kılınmasıdır.

Kaza Kimler İçindir?

Şu kimselere namazların kazası gerekmez:

  • 1- Özürlü hallerinden dolayı namaz kılamayan kadınlar.
  • 2- İradesi dışında, aralıksız en az altı namaz vaktini dolduracak kadar şuurunu kaybedip komaya girmiş baygın kişiler.
  • 3- Henüz mükellef yaşına girmemiş çocuklar.

İradesi dışında uyuyakalan veya namazı unutmuş olan kimse, özürlü olarak namazı geçirmiş olur ve kaza etmesi gerekir.

Kur’an’da birçok ayette namaz emri vardır, fakat kaza namazı hakkında bir ifade yoktur. Kılınamamış namazların kazasının gerektiği, Rasul Aleyhisselam’ın hadis-i şerifleriyle sabittir. Buharî (597. Hadis) ve Müslim (684. Hadis)’de şöyle buyurulur: “Her kim bir namazı unutursa veya uykuda kaçırırsa, onu hatırladığı zaman kılıversin. Onun bundan başka keffareti yoktur.”

Namazı geçirmenin ağır vebalini vurgulamak için, başta Zahirî mezhebinden İbn-i Hazm olmak üzere bazı fakihler, mazeretsiz kasten geçirilen namazın kazasında fayda olmadığını, bunlar için ancak tevbe gerektiğini söylemişlerdir. Ancak doğrusu, dört mezhebin ittifakıyla uyuyakalan ve unutuveren mazeretliler için namazın kazası gerektiğine göre, kasten kılmayanlara kazası elbette farzdır (1).

Vakti geçirilen namazın kazasını geciktirmek, hele de geçerli mazeret dışında geçirilenler için ayrıca günahtır ve geciktikçe günahı da artar. Fazla gecikmeye bırakmadan, bir an önce namazları kaza edip tamamlamak farzdır. Mazeretler ise, irade harici uyuyakalmak, unutmak, düşman ve hırsızlık korkusu, ölüm tehlikesi gibi can ve mal emniyetinin yokluğu ve namaza hiç imkân bulamamak gibi nadir hallerdir. Bu gibi imkansızlıklar dışında, abdest yerine teyemmüm ve ima (ayağa kalkma, rükû, secde gibi namaza ait gerekler yapılmaksızın, işaret ile kılınan namaz) ile de olsa, namazları kılmadan kazaya bırakmaya izin ve mazeret yoktur.

Sünnet Yerine Kaza

Kazaya kalmış namazların gecikmeye bırakılmadan acilen kazası farz olduğu için, kaza borcu olanların sünnet ve nafile namazlarla meşgul olması, Şafiî mezhebinde caiz görülmemiştir. Malikîler de kazası olanlar için sabah namazının sünneti hariç, sünnet ve nafileye vakit ayırmayı caiz görmezler. Hanbelîler ise, kaza namazı olanların sünnet kılmalarını caiz görmekle birlikte, sabah sünneti hariç, sünnet yerine kaza kılmayı daha faziletli ve öncelikli görürler.

Hanefilere göre ise, kaza borcu olanların bir taraftan kazaları kılarken, beş vaktin sünnetlerini de kılmaya çalışması efdaldir, daha iyidir. Hatta kazaya namazları kalanlar, kuşluk ve teheccüd namazı gibi nafileler de kılabilir. Ancak sünnetler dışında, diğer nafilelere fazlaca vakit ayırıp kazaları geciktirmek doğru değildir (2).

Sünnet yerine kaza kılmaktan maksat, sünnetleri terketmek değil, farz olan kazaya zaman kazanmaktır. Yani gerekirse vakit namazlarının aslında sevap olan sünnetini de bırakarak, ağır borç olan farz namazların kazasını bir an önce tamamlamaktır. Bu konudaki mezhep görüşlerini belirttik. Fakat hiçbir müctehid alim, sünnet yerine kaza kılmak “caiz değil” dememiştir. Bazı iyi niyetli, fakat sağlam bir dayanağı olmayan iddialar dışında, “tek niyetle hem kılınmamış bir namazın kazası hem vaktin sünneti kılınabilir” diyen bir müctehid ve temel fıkıh kaynağı da görülmemiştir.

Hanefi müctehidlerinden İmam Muhammed’e göre, bir niyetle kaza veya eda hem farz hem sünnet kılmaya niyetlenen kimsenin bu namazı geçersiz olur. Yani farz da sünnet de kılınmamış olur. Diğer Hanefi müctehidi İmam Ebu Yusuf’a göre ise, böyle bir durumda yalnız daha kuvvetli olan farz namaz kılınmış olur, sünnet namazı kılınmış olmaz (3). Tercih edilen hüküm de budur.

Durum böyle olunca, herkesi bütün sünnetler yerine kaza kılmaya zorlamanın da, hiç terketmeden sünnet kılmaya öncelik verip, yalnızca “boş vakit buldukça” kaza kılmayı yeterli görmenin de lüzumu yoktur. Hele kaza ve sünnetleri bir niyetle birleştirmek gibi faydasız bir uygulamaya girmenin hiç gereği yok.

Bir orta yol olarak diyebiliriz ki: Aylarca ve yıllarca kazası olan kimseler, Hanefi mezhebinde olsalar bile, bir an önce kazalarını bitirmek için her fırsatta kaza kılmaları gerektiği gibi; ikindi ve yatsının ilk sünneti, bir de öğlenin ilk sünneti yerine, zaman kazanmak için bu sünnetleri bırakıp kaza kılabilirler. Böylece her gün kolayca en azından beş vakit kaza kılınabilir.

Sünnet ve diğer nafileleri kıldığı halde geçmiş farzları kaza etmeyenler, şüphesiz günahkâr olurlar. Fakat kazaları daha kısa zamanda tamamlamak için, bazı sünnet ve faziletlerden vazgeçenlerin günahı olmaz. Esasen bu durumda, sünnet yolu da terkedilmiş sayılmaz. Bu konuda tercih hakkı, kaza kılanlara kalmıştır.


  • 1- Şevkânî: Neylü’l-Evtâr, Beyrut-1998, 2/439-40; Emir Abdülaziz: Fıkhu’l-Kitab ve’s-Sünne, Kahire-1999, 1/592.
  • 2- el-Cezirî: Kitâbü’l-Fıkıh, Kahire-1994, 1/403; İbn-i Âbidin: Reddü’l-Muhtâr, Beyrut-1994, 2/536.
  • 3- İbnu’l-Hümam: Fethu’l-Kadir, Beyrut-1995, 1/274.
Namazların Birleştirilmesi 

Namazların BirleştirilmesiYusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Hanefiler dışında üç mezhebe göre, seferî kimsenin öğle ile ikindi namazlarını ve akşam ile yatsı namazlarını öne alıp birleştirme (cem’i takdim) veya sona alıp birleştirme (cem’i te’hir) suretiyle birlikte kılması caizdir. Günümüzde bilhassa ulaşım araçlarıyla yolculuk yapılırken böyle bir uygulamanın sağlayacağı meşru kolaylığı unutmamalıdır.

Bu konuyu burada, Şafiî mezhebine ağırlık vererek açıklayalım.

Namazları Birleştirmenin Delili

Muaz b. Cebel Hazretleri’nden rivayet edildiğine göre: “Peygamber Aleyhisselam Tebük savaşında, güneşin zevalinden yani öğle vaktinden önce yola çıkarsa, öğleyi birleştirmek için ikindiye kadar geciktirir, ikisini birlikte kılardı. Güneşin zevalinden sonra yola çıkınca, öğle ile ikindiyi birlikte kılıp yürürdü. Akşam vaktinden önce yola çıkarsa, akşamı yatsıyla birlikte kılmak için geciktirirdi. Akşam vaktinden sonra yola çıkınca da, yatsıyı öne alarak akşamla birlikte kılardı”

Namazları Birleştirme Sebebi

Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheblerine göre, seferîlik halinde -konaklama vakitleri dahil- iki namazın birleştirilmesi caizdir, ama fazileti daha çok olan uygulama değildir. Hanbelîlere göre seferîlikten de ayrı olarak:

  • a) Namaz hususunda sıkıntı ve zorluk çeken hastalar;
  • b) Abdest tutamayan özürlü kişiler;
  • c) Namazları vaktinde kılmayı pek güçleştiren yoğun ve özel, zorunlu bir meşguliyet içinde bulunan kimseler de namazları birleştirebilirler.
  • Hanefîlere göre ise, namazların birleştirilerek kılınması ancak iki yerde caiz ve sünnet görülmüştür:
  • a) Hac yapanların arefe günü, Arafatta öğle ile ikindiyi öğle vaktinde cem’i takdimle kılmak,
  • b) Aynı günün akşamı Müzdelife’de akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde, cem’i tehirle kılmak. Bu iki husus üç mezhebe göre de sünnettir.

Namazları Birleştirme Şartları

Şafiîlere göre cem’i takdimin, yani öğle ve ikindiyi öğle vaktinde, akşam ve yatsıyı da akşam vaktinde birleştirmenin şartları şunlardır:

  • 1- Niyetlenmek: Yani ilk namazın başlangıcında veya selam öncesi, iki namazı birleştirmeye niyetlenmiş olmak.
  • 2- Tertibe uymak: Yani önce birinci vaktin namazını kılmak.
  • 3- Arayı açmamak: İki farz namazın arası, başka herhangi bir işle açılmamalıdır. Hatta ikisi arasındaki sünnetler de kılınamaz, sonunda kılınır. Arada kamet olabilir..
  • 4- Seferîliğin devamı: İkinci namaza başlayıncaya kadar seferîliğin (müsafirliğin) sürmesi şarttır. Hatırlanacağı üzere seferilik hali şudur: Sefer mesafesi olan asgari 90 km.lik uzaklığa yolculuk yapmak ve gidilen yerde mukim durumuna gelmemiş olmaktır. Bilindiği gibi Şafiîlerde seferîlik, gidilen yerde giriş-çıkış günleri dışında, en az dört günlük bir ikamet kararıyla bitmiş olur.

Cem’i te’hirin, yani öğle ve ikindiyi ikindi vakti, akşam ve yatsıyı da yatsı vaktinde birleştirmenin şartları da şöyle:

  • 1- Niyet etmek: Bu niyet, birinci namazın vakti çıkmadan, onu erteleyip ikinciyle birleştirmeye karar vermiş olmaktır.
  • 2- Seferîliğin sürmesi: İkinci namazı da kılıp tamamlayıncaya (Hanbelilerde ikinci namaz vaktine) kadar seferîlik halinin ve mazeretin devamı şarttır.

Cem’i tehirde tertibe uymak veya arayı açmadan kılmak, sünnet ise de şart değildir. Sonraki namaz öne alınabildiği gibi, ikisi arasında sünnetler de kılınabilir. (Hanbelilerde tertib şart)

Bu şartlara ve Şafiîlerde namazı bozan -azıcık necaset gibi- bazı hususlara da dikkat eden Hanefîler de, zorunlu hallerde mezheb taklidiyle namazları birleştirebilirler.

Hanefîlerde İkindi Vakti

Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheblerinde ve Hanefî müctehidlerinden İmam Muhammed ve İmam Ebû Yusuf’a göre ikindi vakti; bir cismin gölgesinin öğle anındaki zeval gölgesi haricinde, kendi boyunun bir misli uzamasıyla girmiş olmaktadır. Takvimlerimiz de buna göre hazırlanmıştır. Ancak İmam Ebû Hanife Hazretleri’nin ictihadına göre, cisimlerin gölgesi zeval anındaki gölge dışında (yani ona ilave olarak) kendi boyunun iki misline ulaştığı zaman ikindi vakti girmiş olur.

Bunlardan birinci vakte, birinci ikindi manasında “asr-ı evvel”, ikincisine de ikinci ikindi manasında “asr-ı sânî” denir.

Hanefî âlimleri bu vakitlerin ikisini de geçerli saymışlardır. Ancak öğleyi asr-ı evvele kadar kılmış olmak, ikindiyi de asr-ı sanide kılmak, ihtiyat gereği daha uygundur.

Asr-ı evvel ile asr-ı sânî arasında kısa günlerde en az otuzbeş dakika, uzun yaz günlerinde 60-65 dakikalık fark vardır. Bahar aylarında ise, bu fark 50 dakika civarındadır.

Şu hâlde bir kimse herhangi bir mazeretle, daha öğle namazını kılamadan asr-ı evvel vakti girmiş olsa, bundan en az yarım saat, uzun günlerde bir saat sonrasına kadar öğle namazını edâ olarak kılabilir. Ancak bu durumda ikindiyi de asr-ı sânîye bırakmak gerekir. Yoksa öğle namazı kaza hükmüne düşer.

Takvimlerdeki öğle-ikindi arası dakikaların dörtte biri daha ilâve edilince, hemen hemen asr-ı sânîye denk gelir.

Nişan ve Nikâh

Nişan ve Nikâh I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Müslüman halkımız arasında, nişanla beraber “dinî nikâh” yapılması yaygındır. Bunun başlıca sebebi, nişanlıların harama düşmeden rahatça buluşup görüşmelerini sağlamaktır. Elbette sık sık görüşme ihtiyacı duyan nişanlılar için böyle bir nikâhta fayda vardır. Ancak burada, bazı mahzur ve problemlerin bulunduğu da bir gerçektir.

Nişanlılıkta nikâhın ilk sakıncası, henüz düğün ve evlenme merasimi olmadan, gençlerin işi ileri götürüp evlilik ilişkisine girmelerine sebep olmasıdır. Bu da zamansız olacağından, taraflar arasında kırgınlık ve gerginliklere sebep olur. Böyle bir durumdan sonra nişanın bozulması ise bilhassa nişanlı kızın aleyhine ağır bir sıkıntı doğurur.

Evlenmeden önce, nişanlıların -görülen lüzum üzerine- evlenmekten vazgeçip nişanı bozma hakları vardır. Nişanı bozma işi erkeğin arzusuyla olursa, boşama hakkı bulunduğundan nikâhlı kızı boşayıp işi bitirebilir. Fakat kız tarafının caymasıyla nişan bozulur da erkek ayrılmakta direnirse, cidden müşkülât çıkar. Bu durumda erkeğin de boşama yoluyla, nikâh bağını çözmesi gerekir. Aksi halde ondan boşanmadan kızın başkasıyla evlenmesi geçersiz ve haram olur.

Erkekler için şunu da önemle belirtelim: Haklı veya haksız bir sebeple de olsa, nişandan vazgeçmiş ve geri dönmesi mümkün görülmeyen “nikâhlı” nişanlısını, erkeğin de boşaması lazımdır. Erkek, artık dönüşü olmayan nişanlısını boşamadan o kız başkasıyla evlenirse, kızın harama girmesi yanında, bu duruma seyirci kalmış ve kendi eşini bile bile yabancıya teslim etmiş durumuna düşebilir ve büyük vebale girer.

Ayrıca, nişanın bozulması halinde kızın serbest kalmasını sağlamak için, nikâhlanma sırasında erkek tarafından kıza da bir boşanma hakkı verilebilir. Erkek, eşinin de kabulüyle ona boşama hakkı verince, artık onu geri alamaz. Bu durumda nikâhlı bir kadın gerektiğinde -erkeği değil- kendisini boşayabilir.

Yukarıdaki inceliklere dikkat edilirse, nişan sırasında nikâhlanmanın söz konusu mahzurları da ortadan kalkmış olur.

Evlenmenin Önemi

Aslında sünnet olan evlilik, insanlık için mühim bir ihtiyaçtır. Saadet, kişinin aile yuvasında temin edilir. Mutluluk aramak için bütün dünyayı dolaşan bir şahıs, döne-dolaşa yine onu kendi evinde bulabilir. Aile yurdu dışında başıboş şahsi hürriyet peşinde koşanlar bu yolda boşuna yorulurlar, bir türlü mesud olamazlar. Beşeriyetin sıhhatli hayatı ve devamı evlilikledir.

Evlilik, sırf (nafile) ibadet için bekâr kalmaktan üstün görülmüş, İslâmî ölçülere bağlı bir evlilik hayatı nafile ibadetten üstün sayılmıştır. Bu hüküm Hanefî bilginlerinin görüşüdür. Şafiîler ise, nafile ibadetle meşgul olmanın evlilikle meşgul olmaktan üstün olduğunu kabul etmişlerdir.

Şüphesiz ki bu durumlar, herkesin haline göre değişik hususiyetler gösterebilir. Davranışlarıyla iyilik ve güzelliklerde bulunmak isteyen ibadet ehli bir Müslüman için evlilik daha münasib olacağı gibi, kalp yoluyla ilerlemek isteyen bazı tasavvuf ehli için de yalnızlık daha iyi olabilir. Hayırlı bir aile ve nesle sahip olup İslâmî hizmette bulunmak gayesinde evlenmek lüzumlu olduğu gibi, bazı farz ve cihad vazifelerini daha iyi yerine getirebilmek için, gerekirse, evlenmeyi terk etmek de fena olmaz.

Bir kimse evlenirse helal nafaka temin edemeyeceğinden; fakat evlenmezse zinaya düşeceğinden endişe ederse, onun evlenmesi icabeder. Çünkü zinanın günahı öbüründen daha büyüktür. Fakat evlenmediği takdirde sadece harama bakmaktan kendini koruyamayacağı, evlendiği zaman ise haram kazançtan uzak kalamayacağı kanaatinde olan kimsenin, evlenmemesi daha iyidir. Zira haram kazanç haram bakıştan daha kötüdür.

Özel durumlar bir yana, meşru mazeret yokken evlenmekten kaçmak doğru değildir. Prensip olarak evlilik, din ve dünyanın korunmasına daha elverişlidir, bekârlıktan üstündür. (1)

Evleneceklerin Görüşmesi

Evlenme teşebbüsünde bulunan kimsenin seçeceği eşi -nişandan önce- ondan haberli veya habersiz olarak, görüp beğenmesi sünnettendir. Gerçi bu zaruri değildir, görüşüp tanışmadan da evlenmek mümkündür. Ancak görüşmek, adayların tabii hakkıdır ve lüzumludur. Yalnız görüşmelerin tenhada olmayıp uygun akrabalar yanında olması lazımdır. Zira nikâhsız ve namahrem (nikâh düşen) iki şahsın, tenhada baş başa kalmaları (halvet) caiz değildir.

Kız ve erkek fitneye yol açmayacak uygun şahıslar yanında görüşürken de, kızın belli ölçü ve seviyede örtülü olması gerekir. Çünkü bir kadının nikâhı düşecek yabancıya yüz ve ellerinden, bir de ayaklarından başkasını göstermesi -zaruret olmadıkça- caiz değildir. Ama evlenme maksadına dönük olarak, bir kızın veya kadının yüzüne şehvetle (cinsi duygularla) bakmak dahi caizdir.

Evlenmek isteyenlerin birbiriyle şehvet hissiyle de olsa görüşmeleri, defalarca bakıp güzelliğini temaşa etmeleri ve düşünmeleri caizdir. Bu maksatla bayanın el ve yüzüne habersiz de olsa bakmak müstehabdır. Bazı alimler, gerektiğinde boyun ve dizden altı gibi başka yerlerine de bakılabilir demişlerdir. Fakat şüpheden uzak ve ihtiyatlı olanı, eline ve yüzüne bakmakla yetinmektir. (2)

Nikâhsız sözlü ve nişanlıların, üst-baş açık olarak görüşmeleri el-ele tutuşup dolaşmaları, yalnız ve gizli yerlerde buluşmaları caiz değildir. Bunların evli eşlere mahsus mahrem ve sınırsız konuşmaları helal olmadığı gibi, böyle bir çerçevede mektuplaşmaları da caiz olmaz. Mektuplaşmak lüzum ederse, ciddi ve edepli bir üslupta olması gerekir. Telefonla görüşmeler de böyledir.

Kız Kaçırma ve Hükümleri

Dört mezhebin ölçülerine göre, kız kaçırmadan doğan neticeler şöyledir:

  • a) Kız kaçırma işi, yetişkin kızın kendisi ve ana-babanın, yakın velilerinin müşterek rızasıyla yapılmış olsa, erkek velisinin rızası ve akdi ile yapılan nikâhı dört mezhebin ittifakıyla sahih ve caiz olur.
  • b) Henüz büluğa ermemiş küçük kızın, kaçırılmasına ve nikâhlanmasına velileri razı olmadığı halde böyle bir muamele yapılmışsa, bu nikâh dört mezhebin ittifakıyla haram ve batıl olur. Akıl-bâliğa kızın kaçırılıp evlendirilmesi hem kızın hem de velilerinin rızası haricinde zorla olmuşsa, bu da dört mezhebce haram ve batıldır.
  • c) Akıl-baliğa (ergenlik çağında) bir kızın, kendi arzusuyla kaçması ve evlenmesi halinde, kızın velileri böyle bir evlenmeye razı olmazsa, Hanefî mezhebine göre -kaçan kız günahkâr olsa da- bu nikâh geçerli olur. Fakat diğer üç mezhebe göre bu durumda nikâh da caiz değildir.
  • d) Yetişkin kızın kendi arzusu olmadığı halde kaçırılırsa ve onun rızası alınmadan babasının rızasıyla evlendirilmiş olsa, üç mezhebe göre bu nikâh sahihtir. Fakat Hanefî mezhebine göre sahih (geçerli) değildir.

Şu hâlde kız kaçırma ve kızın kaçması, çeşitli yönleriyle tehlikeli ve mahzurludur. Mecburi sebepler olmadıkça, böyle bir işe girmek caiz olmaz. Böyle bir durum ortaya çıkınca da nikâhsız olarak tenhada baş başa kalma, birbirine dokunma gibi haram fiillerden kesinlikle kaçınmak ve tarafların rızasını gözetmek gerekir. Namahremle kimsesiz tenha yerlerde baş başa halvette bulunmak haram olduğu gibi, sahih olmayan batıl nikâhla buluşmak ve birleşmek de haramdır. Bu tür işlemler zina günahına sebep olur. Her Müslümanın böyle haramlara sebep olmaktan titizlikle korunması gerekir. Diğer taraftan böyle bir eylemin medeni hukuk bakımından da ciddi sakıncaları bulunmaktadır. Ortada kesin zaruretler ve çaresizlikler olmadıkça, bir kızın ailesinden kaçması ve kaçırılması şüphesiz ki fitne ve haram kapısını açar.


  • (1) Mevzuatu’l-Ulum, 2/459; Serahsî: el;Mebsut, 4/192-93.
  • (2) el-Muğnî, 7/453-54; Muğni’l-Muhtac, 3/172-73; Nevevî: Şerhu Sahîh-i Müslim, 9/214; Zafer Ahmed: İ’lâü’s-Sünen, 17/378-79.