DR. MURAT ERGÜVEN
Tasarruf Finans Sistemi Kitapları Beta’dan Çıktı

Ergüven’in Tasarruf Finansman Sistemi ile İlgili Kitapları Beta Yayınevinden Çıktı

Dr. Murat Ergüven’in uzun zamandır üzerinde çalışmış olduğu Elbirliği Sistemi olarak bilinen ancak Tasarruf Finansmanı şeklinde yasalaşan Tasarrufa Dayalı Finans Sistemi’nin İslâmi Finans Model Önerisinin yapıldığı ve Alman Yapı Tasarruf Sandığı Sistemi’nin karşılaştırmasının yapıldığı Tasarrufa Dayalı Finans Sistemi ve Yapı Tasarruf Sandığı Sistemi kitapları Beta Yayınevi tarafından İngilizce olarak da basıldı.

Kitapların işlediği konuların içeriği ise şöyle:

  • Konut Finansmanı ve Genel Çerçevesi
  • Yapı Tasarruf Sandığı Sistemi
  • Tasarrufa Dayalı Finansman Sistemi
  • Tasarrufa Dayalı Finans Sistemi ile Yapı Tasarruf Sandığı Sisteminin Karşılaştırması

1991 yılında bu günkü ismi ile Eminevim firmasının o zaman Eminotomotiv şirketinde uygulamaya koyduğu Elbirliği Sistemi özellikle son yıllarda farklı çevrelerin dikkatini ve ilgisini çektiğinden üzerinde çalışmalar yapılmaya başlamıştır. Bu anlamda sistem özü itibarıyla tasarrufa dayalı olduğu için Elbirliği Sistemi terimi yerine Tasarrufa Dayalı Faizsiz Finansman Sistemi terimi kullanılmaya başlamıştır. Bu çalışmada biz de zaman zaman Elbirliği Sistemi olarak kullanmakla birlikte Tasarrufa Dayalı Finansman Sistemi (TDFS) şeklinde kullanmayı uygun bulmaktayız. Faizsizlik İslâmi Finans Sistemi’nin unsurlarından sadece bir tanesi olduğundan sistemin sadece bir unsurla ifade edilmesinin doğru olmadığı kanaatindeyim.

Tasarruf Finansman Sistemi Kavramı, Tanımı ve İçeriği

Fransızca “coopérative” kelimesinden gelen kooperatif, Türkiye’de imece usulü olarak bilinen topluca yardımlaşmanın resmî olarak belli kural, kanun ve düzene göre yapılma işlemine verilen ismidir. Başka bir ifadeyle ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla kurulan teşekküllere kooperatif denir. Kooperatiflerin dayanışma ve ortak ihtiyaçların birlikte giderilmesi gibi sosyal faydaları vardır. Kooperatifler düzenli ve sabit gelirli fertlerin uzun vadede küçük tasarruflarının ve birikimlerinin adım adım ilerlemesi esasına dayanmaktadır. Bu anlamda Elbirliği Sistemi de dolaylı bir kooperatifçilik şeklidir.

Elbirliği Sistemi; sisteme katılan bireylerin karşılıklı yardımlaşmaya dayalı tasarruflarını bir araya getirerek belirli bir amaca matuf finansman ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulan sistem ve organizasyondur. Sistem temelde “kadınların altın günü” gibi işlemektedir. Elbirliği Sistemi, bireylerin imece usulüyle yardımlaşmaya dayalı araç, konut, iş yeri ve ya arsa sahibi olmasına imkân sağlayan bir finansman yöntemidir.

Sistem bu bireyleri organize edip bir araya getirerek grubun tasarruf ve birikim yapmasını sağlamaktadır. TDF (Elbirliği) Sistemi, banka dışı faizsiz bir alternatif konut finansman sistemidir.

Tasarrufa dayalı finansman sisteminde üyelere konut, araç, iş yeri ve ya arsa satışı yapılmamaktadır. Bu sistem araç, konut ve ta arsa almak isteyen bireyleri bir araya getirerek 20, 40, 60, 80, 120, 160 ve 200 kişilik gruplar oluşturmaktadır. Bireyler kendi şartlarına ve tercihlerine göre vade ortası, peşinatlı erken teslim ve ya çekilişli yöntemlerden birisini seçerek sisteme dâhil olmaktadır. Bu organizeyi yaptığı için de firma, kendi iş ve kâr payı olarak organizasyon ücreti almaktadır. TDF Sistemi, bankaların konut kredilerinden ve ipotekli konut finansman sisteminden farklı bir sistemdir. İpoteğe dayalı konut finansmanında finans birinci el ve ikinci el piyasalar yoluyla sağlanmaktadır. TDF Sistemi’nde ise konut finansmanını sisteme dâhil olan bireylerin kendi düzenli birikimleri ile sağlanmaktadır. TDF Sistemi ile düşük maliyetle konut, araç veya arsa sahibi olunabilmektedirler.


Not: Bu yazı Murat Ergüven’in A COMPARATIVE RESEARCH ON THE SYSTEM OF SAVINGS-BASED FINANCING WITH THE STRUCTURE-SAVING SYSTEM. adlı doktora tezinden alınmıştır.

Cuma Namazı ve Önemi

Cuma Namazı ve Önemi I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Cuma, müminler için bayram günüdür. Bugün de cuma şartlarını taşıyan mükelleflere, cuma namazını kılmak farz-ı ayındır, herkese gereklidir. Cuma namazının farziyeti Kur’an, Sünnet ve icma ile sabittir ki, inkâr eden dinden çıkar.

Peygamber Efendimiz (A.S.) tarafından ilk cuma namazı, Hicret esnasında, Medine-i Münevvere yakınında, Rânuna Vadisi’ndeki bir meydanda kılınmıştır. Hicret’ten evvel de henüz farz olmadığı halde, Mus’ab İbn Umeyr (R.A) imamlığında Medine’de cuma namazları kılınmıştır.

Üzerine cuma namazı farz olanların, cuma ezanı okunduktan sonra, dünya işlerini bırakıp camiye gitmeleri vacib olur. Cuma ile yükümlü olan ve namaza gitmeye engel bir özrü bulunmayan kimselerin cumaya gitmeyerek, ezan okunup cuma namazı kılınıncaya kadar yaptıkları işler ve alış-verişler haram olur.

Cuma’ya gitmenin vacib oluşu, Hanefîlere göre birinci ezanla başlar. Diğer üç mezhebe göre ise, hatibin huzurunda okunan ikinci ezanla başlar. Cuma günü çalışmanın, belirtilen namaz vakti dışında hiç mahzuru yoktur.

Cuma namazı, dördü ilk sünnet ikisi farz ve dördü son sünnet olarak on rekattır. Sünnetler, öğlenin ilk sünneti gibidir. Cuma’yı kılanlar, aynı zamanda o günkü öğle namazını kılmış sayılır. Cuma namazı ise öğle namazından kuvvetli bir farzdır. Ancak herhangi bir sebeple cuma namazı kılanamazsa, o günün öğle namazı kılınır. Bir de beş vakit namazı cemaatle kılmak sünnet olduğu halde, cumanın farzını en az üç kişilik cemaatle kılmak, cuma namazının şartlarındandır. Cuma’nın farzından önce hutbe okumak da böyledir. (1)

Cuma Namazının Şartları

Cuma namazının farz olma şartları şunlardır:

1- Erkek olmak. Kadınlara cuma farz değildir.

2- Misafir olmayıp, o yerde ikamet ediyor olmak. Cuma kılınan yere beş kilometreden uzak olmamak da buna dahildir.

3- Hasta olmayıp, sıhhatli olmak.

4- Hür ve serbest olmak. Esir ve mahpuslara cuma farz değildir. Cumaya gidebilecek işçi ve memurlara farzdır.

5- Âmâ, kötürüm veya ayaksız olmamak.

6- Cuma’ya gitmeye engel, mesela hastabakıcılık, ameliyat hali, yürümeye takati olmamak, düşman korkusu gibi bir özrü bulunmamak.

Kendilerine cuma farz olmayanlar da -meselâ kadınlar ve yolcular- cumayı kılarlarsa, öğle namazı yerine geçer.

Şunlar da cuma namazının sıhhat (geçerlilik) şartlarıdır:

1- Cuma’yı öğle vaktinde kılmak.

2- Farzından önce hutbe okumak.

3- Cemaatle kılmak. Hanefîlere göre misafir de olsa en az üç mükellef erkeğin bulunması; Şafiîlere göre ise cuma namazıyla mükellef en az kırk kişinin bulunması gerekir.

4- Cuma namazını kıldıracak kimsenin ve kılınacak yerin, “ulû’l-emr” vasıflı devlet başkanlığı tarafından izinli olması. Bu izin, cuma imamlığı yüzünden ihtilaf ve çekişmenin olmaması içindir. İzinli olan, yerine başkasını geçirebilir. Cuma izni için imkân ve şartlar olmayınca, cemaatin rızasıyla içlerinden biri cumayı kıldırabilir.

5- Cuma kılınan yerin, şehir veya şehir hükmünde büyükçe bir yerleşim yeri olması. Dağlarda-kırlarda cuma kılınmaz. Şehrin mescid, namazgâh ve meydanlarında dahi cuma kılınabilir.

6- Cuma kılınan yerin herkese açık olması.

Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheblerine göre 4., 5. ve 6. maddeler cumanın sıhhat şartlarından sayılmaz. (2)

Zuhr-i Ahir Neden Kılınır?

Zuhr-i ahir -veya ahir zuhur- cumanın geçerliliğiyle ilgili (şahsın kendi halleri dışındaki) bir şüpheden dolayı, cumadan sonra “son öğle” yerine kılınan dört rekât namazdır. Öğlenin sünneti veya farzı gibi kılınabilir. Cuma’nın şartları noksansa o günkü öğle yerine; şartlar tamamsa geçmiş bir öğlenin kazası veya nafile namaz yerine geçer. Bu namaz İslâm dünyasında asırlardır kılınagelmiştir. Sebebi şudur:

Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre, Hanefîlerden de -tercih dışı kalmış- zayıf bir görüşe göre, bir şehirde tek bir yerde cuma kılınır, cemaatin çoğalmasıyla zaruret durumuna gelmedikçe birden fazla camide cuma kılınmaz. Eğer birçok camide cuma kılınıyorsa şüpheyi kaldırmak için ihtiyaten “son öğle” namazı kılmak, çoğunluk alimlerince en azından müstehab görülmüş ve isteğe bağlı bu uygulama devam etmiştir. (3) Bugün ise ortada başka hususlar da vardır:

a) Bugün birçok ülkede resmî cuma izinleri, cuma için aranan “ulû’l-emrin izni” yönüyle, mecazî ve sembolik olmaktan öteye geçmez. Buralarda izinden ziyade, cemaatin rıza ve muvafakatı muteberdir.

b) Bugün “cuma şehri” şartlarını taşımayan küçük köylerde de cuma kılınmaktadır.

c) Dışarıdan girmek için “herkese açık” olmayan bazı kapalı mekânlarda da cuma kılınıyor. (Kışla, fabrika, hastane gibi.)

Evet, bugün cuma için yeterince uygulanamayan “izin”, “şehir” ve “umuma açık olma” şartları, Hanefîler dışındaki üç mezhepte cumanın şartlarından sayılmaz. Hakkında ittifak olmayan bazı ictihadların noksanlığı da icma ve ittifakla kesin sabit olan cumanın farziyetini Müslümanlardan kaldırmaz. Bu durumda, diğer mezheblerin taklidi veya zaruret icabı telfikıyla da olsa, mümkün olan şartlarıyla cuma namazları kılınır. Ancak şüpheleri kaldırmak için, ihtiyaten zuhr-i ahirin kılınmasında fayda vardır.

Cuma Hutbesi

Cuma namazının ilk sünnetinden sonra cuma hutbesi okunur ki, cumanın farz olan şartlarındandır. Cuma kıldırmaya yetkili kişiler tarafından okunur. Ondan sonra da ancak cemaatle ve sesli kıraatle, cumanın iki rekat farzı kılınır.

Hutbenin şartları da şöyledir:

1- Cuma günü öğle vaktinde olması.

2- Farz namazından önce okunması.

3- Hutbe niyetiyle okunması.

4- Cemaat huzurunda okunması. Hutbe esnasında mükellef erkeklerden en az bir kişinin bulunması şarttır.

5- Hutbe ve namaz arası uzunca başka bir şeyle kesilmemelidir.

Şafiîlere göre bunlara ilaveten diğer şartlar da şunlardır:

a) Hutbenin bütün rükünlerinin Arapça olması.

b) Ayakta okunması.

c) Hutbe arası kısa oturma.

d) Abdestli ve avret yerleri örtülü halde okunması.

e) Cuma cemaatinden kırk kişinin bütün rükünleriyle hutbeyi işitmesi.

Hutbenin rüknü, yani farz olan temel unsuru, Hanefî mezhebine göre, en azından Allah’ı zikir ve hamdden ibarettir. Mesela hutbe kasdiyle elhamdülillah, sübhanallah gibi tesbihatın okunması yeterli sayılır. Fakat bu kadar kısaltmak mekruhtur, salâvatlarıyla ve diğerleriyle belli miktarda olmalıdır.

Şafiîlerde hutbenin rükünleri: Hamd, salât, vasiyyet, ayet ve dua olmak üzere beştir. İlk üçü her iki hutbede şarttır. Cuma kıldıran hatipler, bu hususlara dikkat etmelidir. (4)

Cuma hutbelerinin kısa tutulması (on dakika kadar) iyi olur. Hutbede İslâm adabıyla ilgisiz, lüzumsuz sözlerden sakınmalıdır. Duruma göre, hutbenin yalnız Arapça metniyle yetinme olabilir. Türkçe öğüt kısmı da İslâmî esasları açıklayıcı üslupta olmalıdır. Hutbe sırasında cemaatin konuşması caiz değildir. 


  • (1) Kâsanî, Bedâiu’s-Sanaî, 2/179-186, 266; Fethu’l Kadîr, 2/48 vd.; el-Cezirî, Kitabü’l-Fıkh ale’l-Mezahib, 1/302-304; Tahir Olgun, Müsslümanlıkta İbadet Tarihi, s. 69-72.
  • (2) Bedâiu’s-Sanaî, 2/186-213; Reddü’l-Muhtar, 3/3-30; İbnu Kudâme, el-Muğnî, 2/171-176; Kitabü’l-Fıkh ale’l-Mezâhib, 1/305-310.
  • (3) Fethu’l-Kadîr, 2/51; Muğni’l-Muhtac, 1/422; el-Muğnî ve’ş-Şerhu’l-Kebir, 2/190-192; Fetava-i Hindiyye, 1/145; Reddü’l-Muhtar, 3/16-17; Kitâbü’l-Fıkh, 1/310-12.
  • (4) en-Nevevî, Kitabü’l-Mecmû’, 4/382-396; Muğni’l-Muhtac, 1/425-431; Mehmed Zihnî, Nimet-i İslâm-Kitabü’s-Salât, s. 537-39.
Evlilikte Mehir Hakkı

Mehir ve ÖnemiYusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Mehir, evlenen kadının hakkı olan mal veya paradır. Bunun azı veya çoğu için kesin bir sınır yoktur. Herkesin imkânına göre değişebilir. Evlenmeden önce peşin verilebileceği gibi, evlendikten sonra da verilebilir. Erkeğin evlendiği kadına mehir ödemesi vaciptir. Mehir, kadının öz hakkıdır ve onun rızası olmadan kimse onu harcayamaz.

Başlık ise, kız tarafının kendileri için bir gelir olarak sözleşme, nişanlanma ve düğün sıralarında damat tarafından aldıkları para ve eşyadır. Bu bir çeşit rüşvettir ve haksız kazanç yoludur. Damat tarafından kız tarafına verilen şeyler sırf evlenen kız için sarfediliyorsa, o zaman ismi ne olursa olsun mehir yerine geçer.

Hatırı sayılır bir miktar olarak ödenmiş veya taahhüt edilmiş mehir, basit sebeplerle erkeğin eşini boşamasının önünde bir engeldir. Böylece mehir, kadına maddi destek yanında evliliğin devamı için de etkili bir bağ vazifesi görür. Birçok zararı görülen ‘başlık’ adetinin ortadan kalkması ve evlenen kızın layık olduğu nikâh bedeline kavuşması, ancak mehir esaslarının uygulanmasıyla mümkündür.

Evlenen kadına ödenmesi vacip olan mehrin, nikâh sırasında konuşulması şart değil, müstehabtır. İki ailenin karşılıklı olarak, mehir yerine kızlarını birbirine mehirsiz olarak vermeleri ise caiz değildir. Buna “Nikâh-ı Şığar” denir. Üç mezhebe göre bu nikâh geçersizdir. Hanefî Mezhebi’nde ise nikâh sahih olmakla beraber harama yakın mekruhtur, ayrıca mehir verilmesi vacip ve lazım olur. (1)

Mehrin en çoğu için bir sınır yoktur. En azı için de Şafiî mezhebine göre bir ölçü yoksa da, Hanefî Mezhebi’ne göre mehrin en azı 30 küsur gram gümüş değeri olarak kabul edilir. 80-90 gram altın ortalama bir ölçü sayılabilir.

Mehir Çeşitleri

Mehir, temelde “Mehr-i Müsemma” (isimlenmiş mehir) ve “Mehr-i Misl” (mehir benzeri ) olmak üzere iki kısımdır.

Mehr-i müsemma, nikâhtan evvel veya nikâh sırasında iki tarafın anlaşıp karara bağladığı mehirdir. Bu da tamamen peşin (muaccel) veya tamamen veresiye (müeccel) olabileceği gibi, bir bölümü peşin ve bir bölümü de veresiye olabilir. Veresiye mehirde bir süre belirlenmişse, süre dolunca kadının mehrini vermek gerekir. Süresiz olarak ertelenmişse, boşanma veya eşlerden birinin vefatına kadar gecikme olabilir. Peşin verilmesi kararlaştırılan mehrini almadıkça, nikâhlı kadın kendisini erkeğine teslim etmeyebilir.

Mehr-i Misl, evlenen kadının baba soyundan veya baba memleketinin ahalisinden çeşitli özellikleriyle kendisi gibi olan kadınlara evlenme halinde verilen bedeldir. Evlenme öncesi karar bağlanmamasına rağmen, kadının hakkı olan asıl mehir de budur.

Nikâhtan sonra zifaf yahut ölüm durumundan biri meydana gelmişse, adı konulmuş mehir varsa onun ödenmesi vacip olur. Zifaf veya o manada başbaşa kalma olmadan önce erkeğin boşaması olmuşsa, bu mehrin yarısı gerekir. Mehrin tamamı ödenmişse, yarısı geri verilir.

Eğer adı konmuş “mehr-i müsemma” ortada yoksa, zifaf yahut karı-kocadan birinin vefatı sebebiyle mehr-i misl (emsal mehir) ödenmesi gerekir. Bu durumda zifaf yahut zifafa elverişli buluşma olmadan kocanın boşaması olmuşsa, mehr-i mislin yarısını geçmeyen bir ödeme gerekir.

Mehrin belirlenmesinde hem kadının durumunu hem erkeğin imkânlarını hesaba katmak gerekir. Nikâh meclisinden önce bir mehir, nikâh anında ise farklı bir mehir konuşulsa, asıl olanı önce konuşulandır. Fakat bunun üzerinde anlaşmazlık çıkarsa, nikâh sırasında konuşulan mehir esas alınır. (2)

Mehrin Kesinleşmesi

Nikâh akdinden dolayı vacip olan mehrin, bazı hallerde vaciplikten düşmesi de mümkündür. Mesela sahih nikâhta zifaftan önce kadının dinden çıkması gibi kendi fiiliyle ayrılık olmuşsa, kadın mehir hakkını tamamıyla kaybeder. Fakat üç sebepten biri bulununca, artık mehir tamamen kesinlik kazanır. Bu üç sebep ise:

1- Sahih nikâhta gerçek halvet olması,

2- Zifaf meydana gelmesi,

3- Eşlerden birinin ölmüş olmasıdır.

Bunlardan biri meydana geldi mi, hak sahibi mehrini bağışlamadıkça mehir olarak ödenmiş para, altın veya eşyaların hiçbiri geri alınamayacağı gibi, henüz ödenmemiş mehrin de ödenmesi kesin borç olur.

Evli eşler, kesin boşanma olan “bain talâk” ile yahut meşru bir sebebe veya eşlerin ortak arzusuna dayalı mahkeme kararıyla ayrılıp evliliğe son vermişlerse, birbiriyle tekrar nikâhlanmaları halinde, yinemehir hakkı vardır.

Nikâhlı eşler arasında, sahih halvet veya cinsî münasebet olmuşsa mehir kesinlik kazanacağı gibi, bunlar olmasa bile eşlerden biri vefat ettiğinde yine böyledir. Ölüm halinde daha önce ödenmemiş olan mehri vermek veya almak hakkına sahip olanlar, vefat edenin vârisleridir.

Halvet durumu: Kadın ve erkeğin, kendi izinleri olmadıkça üçüncü bir şahsın onların hallerinden haberdar olamayacağına emin oldukları, tenha veya kapalı bir yerde yalnız başlarına bulunmalarıdır. Eşlerin birinde cinsî ilişkiye bir engel yokken böyle bir buluşmaya “sahih halvet” denir. İşte mehre kesinlik kazandıran halvet budur. Eşlerden birinde hastalık, ramazan orucu ve kadının hayız hali gibi engel bulunur yahut orada başka biri olursa, buna da “fasid halvet” denir. Sadece fasid halvetle mehir kesinlik kazanmaz. (3)

Batıl (geçersiz) nikâhta ve nikâhsız nişanlılıkta halvet, mehir gerektirmez. Ancak nikâhsız nişanlıların halveti caiz değildir.

Mehrin Sahibi

Mehir hakkı, evlenen kızın veya kadının bizzat kendisinindir. Başlık, ağırlık vs. namıyla kızın babası ya da velileri tarafından damattan alınan para ve mallar, sırf kızın kendisi için harcanır ve saklanırsa, mehir hesabına dahil olur. Fakat bunu bir çeşit ticari kazanç şeklinde velilerin kendilerine mal etmeleri caiz değildir. O zaman haram olan rüşvet yerine geçer. Ancak damadın isteği üzerine kız tarafına verilen hediyeler hediye olarak caizdir.

Bugünkü adet ve uygulamaların çoğunda, damat tarafından gelin tarafına yapılan ödemeler açıkça mehir olarak belirtilmiyorsa da, bilezik, gerdanlık vs. gibi altın eşyadan kıza ödenen nikâh bedeli şeylerin hepsi, esasen mehir yerine geçmektedir. Bunlar bir çeşit emsal mehirdir.

Ergenlik çağındaki akıl sahibi bir kadın, mehrini kocasına yahut onun vefatından sonra vârislerine bağışlayabilir. Bu hususta kimsenin itiraz hakkı yoktur. Kadın, isterse mehri ana-babasına da hibe edebilir.

Mehir, doğrudan mehir hakkının yegâne sahibi olan nikâhlanmış kadına teslim edildiği gibi, kadının izni dahilinde onun babası veya diğer velilerine de teslim edilebilir. Zaten mevcut uygulama da genelde böyledir. Mehrini almış olan evli bir kadın ise, onu istediği gibi kullanabilir, buna müdahale etmeye kimsenin hakkı yoktur. (4)

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Şayet ondan birazını kendileri gönül rızasıyla bağışlayıverirlerse, onu da sindirerek afiyetle yiyin.” (Nisa/4).

“Bir eşin yerine başka bir eş istediğiniz takdirde, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi, verdiğinizden hiçbir şeyi geri almayın.” (Nisa/20)


  • (1) Neylü’l-Evtâr, 6/635-37; Kitabü’l-Fıkh ale’l-Mezahib, 4/129
  • (2) el-Meydanî, el-Lübab (Beyrut-1998), 2/15-16; el-Fetava’l-Hindiyye, 1/315-16
  • (3) Bedaiu’s-Sanai, 3/520-28; Reddü’l-Muhtar, 4/248-49 vd.
  • (4) Mehirle ilgili tafsilat için: el-Fıkhu’l-İslâmî, 9/6757-6840; Hukuk-u İslâmiyye Kamusu, 2/115-150
Evlenme Akdi

Evlenme Akdi I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Nikah Akdinin Temeli

İslâm hukukunda nikâhın temeli sayılan rüknü, “icab ve kabul”dür. Yani taraflardan birinin açıkça evlenme teklifini dile getirmesi, öbür tarafın da bu teklifi kabul ettiğini beyan etmesidir. Ayrıca müslümanların nikâhında âkil-bâliğ ve müslüman en az iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahit olarak aynı yerde bulunması lazımdır. Şahitler nikâh akdinin başta gelen şartıdır.

İslâm’a uygun nikâhta evlenecek asil adaylar veya onların vekilleriyle şahitler dışında, evlenme akdini yapmak için ayrıca bir memur veya din görevlisine ihtiyaç yoktur. Evlenecek adayların veya onların temsilcisi olan velilerinin yahut vekillerin doğrudan icab ve kabulde (evlenme sözleşmesinde) bulunmaları kâfidir. Mesela şahitler huzurunda evlenme adaylarından biri: “Seni nikâhlı eşim olarak kabullendim” dese, diğeri de: “Ben de bu evlenmeyi kabul ettim” demiş olsa, evlenme akdi gerçekleşmiş olur. (Şafiîlere göre, kadının yerine erkek velisi sözleşmeyi yapar.)

Ancak bu işlemi yeterince bilen birisinin evlenenlerle soru-cevap şeklinde evlenme sözleşmesi yapması, öteden beri güzel bir usül olarak devam etmektedir. Ne var ki, bu işlemde asıl hüküm evlenen adayların kabul ve irade beyanlarına bağlı olduğundan, nikâhta aracı olan üçüncü şahsın sözleri kendi başına bir hüküm ve netice doğurmaz.

Nikâh bedeli (mehir) olarak günün şartlarına uygun maddi bir degerin ödenmesi ayrıca vaciptir. Fakat nikâh anında mehrin anılması -müstehab olmakla beraber- şart değildir. Nikâh akdinin başında Besmele, hamdele ve sonun bir dua ile baglanması da müstehabdır. Bunların hiçbiri nikâhın sihhatiyle ilgili degildir, bunlar olmadan yapılan nikâh da yeterli ve geçerlidir. İcab ve kabulün birer kere yapılması kâfidir, üç defa tekrarlamak gerekli değildir.

Türkçe yapılan nikâh akdinin şimdiki zaman siğasıyla (mesela ‘kabul ediyorum’ ifadesiyle) olması da geçmiş zaman siğası (‘kabul ettim’ ifadesi) gibi geçerlidir. Fakat geçmiş zamanla ifadesi daha uygundur.

Resmi Nikahın Durumu

Bugün genelde belediye memurları tarafından yapılan ve “medenî nikâh” dediğimiz resmi evlenmelerde tarafların kendi rıza ve beyanı ile işlemin mutlaka görevli memur önünde yapılması zorunludur. Bu işlemde soruların muhatabı doğrudan evlenmeye aday asillerdir. Bunların yerine veli veya vekiller kabul edilmemektedir.

Resmî nikâhta nikâh memuru, aralarında bir evlenme engeli olmayan nişanlılara şahitler huzurunda şöyle sorarsa: “Falan kişiyle evlenmeyi (nikâhlanmayı, eş olmayı) kabul ediyor musunuz?” Nişanlilar da: “Evet, kabul ediyorum” veya “kabul ettim” şeklinde cevap verirlerse, bu nikâh dinen de geçerli olur. Çünkü nikâhın temeli olan icab ve kabul açıkça ifadesini bulmuştur. Cevap olarak sadece “evet” denilmesi de maksada yeterli olur.

Memur şöyle sorarsa: “Falan kişiyle evlenmeyi istiyor musunuz?” Nişanlılar da “Evet istiyorum” diye cevap verirse; memur ise: “Ben de arzunuza uygun olarak sizleri evlendiriyorum ve sizi karı-koca ilan ediyorum” derse, o anda iki tarafın vekili hükmüne geçerek Hanefîler’e göre tek taraflı icab ifadesiyle evlenme akdi gerçekleşebilir.

Şafiî mezhebinde ise, kadının nikâh akdi ancak erkek velisi yahut velinin erkek vekili tarafından iki taraflı yapılabilir. Bu duruma göre yukarıdaki nikâh şekillerinde nikâh memuru erkek olur da velinin vekili olarak kabul edilse bile, kızın yerine bizzat icab-kabul ifadesini üstlenmedikçe muteber olmaz. Fakat Hanefî mezhebini taklid suretiyle olunca, buradaki sözleşmeler onlar için de geçerli sayılır.

Nikâh memurunun “şu kanun ve kurumun bana verdiği yetkiyle…” şeklindeki ifadeleri, dinî yönden bir hüküm taşımayan sözlerdir.

Resmi nikâhta uygulama hatasından dolayı İslâmî nikâha ters düşen taraflar olursa, dinen muteber olmayacağından, ayrıca dinî nikâh bir zaruret olur; değilse müstehab olur. Böylece evlenme işlemi ibadet vasfını da kazanmış olur.

Nikah Nasıl Bozulur?

Müslüman erkek veya kadından biri -Allah korusun- iman dairesinden çıkıp “mürted” olsa, bu durumda nikâh doğrudan bozulup, evlilik bağı çözülür. Fakat dinden çıkma durumunda bozulan bu nikâh boşanma değil, nikâhın feshidir yani yok olmasıdır. Bu ise boşanma sayısını etkilemez. Yalnız erkeğin kendi sebep olduğu boşanma hali dışında, her iki eşin sebep olabildiği bu gibi nikâh feshinde, üç kereden çok fazla da olsa, her birinde nikâhın yenilenmesi mümkündür.

Yine bilinen fıkhî bir gerçektir ki, mürted olmuş kişinin dinen hiç kimseyle nikâhı sahih değildir. Önce Müslümanken evlendikten sonra dinsiz olan kimse de derhal nikâhından kopmuş olur; bu durumdaki kimseyle evlilik hayatını sürdürmek helal olmaz. (1) Ancak imanı bozulan eşin, tevbeyle iman tazeledikten sonra şartları çerçevesinde nikâhını da yenilemesi lazımdır. Sadece tevbe etmekle nikâh tazelenmiş olmaz.

Müslüman erkeğin ehl-i kitap denilen -dinine bağlı- Yahudi ve Hristiyan kadınlarla evlenmesi, kerahetle de olsa caizdir, geçerlidir. Ancak Müslüman kadının, Müslümandan başka hiç kimseyle evlenmesi caiz değildir, bâtıldır.

Adı Müslüman olup Müslümanlık iddiasıyla yaşadığı halde baştan beri mezheb ve itikadı küfür üzere olan, ismen Müslüman fakat aslen kâfir bulunan batıl inançlı kimseler ehl-i kitap olarak kabul edilmez. Böylelerinin kendi aralarındaki nikâhları ise geçerli kabul edilir.

Bilerek veya bilmeyerek küfre düşülüp imanın ve nikâhın bozulması yahut dikkatsizce sarfedilen bazı sözlerden dolayı boşanmanın meydana gelmesi ihtimalden uzak değildir. Zaman zaman tevbekâr olup iman tazelemek lüzum ettiği gibi, evliler için ihtiyaten nikâh yenilemek de yerinde olur.

Nikah Nasıl Tazelenir?

Nikâhın sıhhatine bir şüphe düştüğü zaman, şartlarına uygun olarak yenilenmesi isabetli olur. Böyle ihtiyatî bir nikâh için, ayrıca nikâh bedeli mehir ödemek de gerekmez.

Nikâh tazeleme, bilinen nikâh akdinin aynısıdır. Yani akil-baliğ en az iki erkek şahit yanında, evlenen tarafların birbirlerini eş olarak kabullendiklerini ifade etmeleridir. “Ben de nikâhını kabul ettim” gibi.

Nikâh yenilemede işin daha kolay şekli şöyledir: Erkek, nikâhını yenilemek için eşinin vekâlet ve rızasını alır. “Ben mevcut eşimi, onun rızasıyla yeniden kendime nikâhladım” der. Böylece nikâh yenilenmiş olur. Bir de dua niyetiyle “Fatiha” okumak iyi olur.

Şu var ki Şafiî mezhebinde, kadının ancak erkek velisi veya velinin erkek vekili karşı tarafla nikâh sözleşmesini yapabilir. Buna göre kadının nikâh düşen velisi, onu kendine nikâhlayamaz. Velisinin vekâletini ve kadının iznini almış damat adayı da kendisi için o kadının nikâh akdini yapamaz. (2) Fakat gerekirse bu meselede Şafiîler de Hanefîler’i taklid edebilirler.

Bazan camilerde ve benzer topluluklarda, “Allahümme innî ürîdü…” (Allahım ben istiyorum ki…) diye başlayan ve imamla birlikte cemaatin uğultu halinde tekrarladığı bir nikâh tazeleme şekli vardır. Bu durumda imam haricinde cemaatin söyledikleri, yetersiz telaffuzlarla ve şahitlik yönüyle de anlaşılmaz gürültülerle birbirine karışmaktadır. Bu durum, bir hatırlatmanın ötesinde nikâh yenileme için yeterli olamaz.

Ancak eşinden nikâh vekaletini almış bir-iki kişi, imamın yanına çıkarak onunla birlikte veya kendi başlarına cemaate karşı: “Ben mevcut eşimi, onun rızasıyla yeniden kendime nikâhladım” demiş olsalar, nikâhları yenilenmiş olur.


  • (1) Bedaiu’s Sanai, 3/458; Fethu’l-Kadir, 3/394, 406.
  • (2) el-Maverdî: el-Hâvi’l-Kebîr, (Beyrut-1994), 9/128; el-Begavî: et-Tehzîb (Beyrut-1997), 5/286.