DR. MURAT ERGÜVEN
Evlenme ve Evlendirme 

Evlenme ve Evlendirme  I   Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Nişanla İlgili Hususlar

Nişanlanma, iki taraf arasında evlenme vaadidir ve evliliğe başlangıç aşamasıdır. Nikâh olmadan, sadece nişanlanmakla evlilik hükümleri meydana gelmiş olmaz. Nişanlılar da evlenmeye mecbur edilemez. Gerektiğinde bu nişan bozulabilir ve adaylar başkasıyla evlenebilirler. Yani yetişkin nişanlılar gerekirse bu nişandan vazgeçme ve başkasıyla evlenme yetkisine de sahiptirler.

Fıkhî hükümler gereğince nişanlılardan biri vefat ettiği zaman veya nişan bozulduğu takdirde, kız tarafına “mehir” hesabına dahil olarak verilmiş şeyler mevcut ise aynen, harcanmışsa bedeli geri istenebilir. Çünkü mehir namına damat tarafından verilen eşya bir çeşit nikâh bedelidir, evlenen kadının kendisine mahsus bir hakkıdır. Evlenme olmayınca bu hak geri verilir.

Hediyelerin durumuna gelince;

– Nişanlılardan birinin ölümü sebebiyle nişan bozulduğu zaman, birbirine verilmiş olan nişan hediyeleri geri alınmaz.

– Vefat halinden dolayı değil de taraflardan birinin vazgeçmesiyle nişan bozulmuşsa, iki tarafın verdiği hediyeler mevcut ise geri alınabilir. Fakat hediye olarak verilen şeyler harcanmış, zayi olmuş veya hediye alanın mülkünden çıkmış ise, artık bunlar geri istenemez. (1)

Başkasının nişanlısı veya nikâhlısına, boşanıp da iddetini beklemekte olan kadına evlenme teklifinde bulunmak ve bu durumda olanlarla nişanlanmak caiz değildir. Meşru ve haklı bir mazerete dayanmadan nişanı bozmak da, sözünden ve anlaşmadan dönmek olacağından doğru değildir.

Nişan döneminde evlenme merasiminden önce nikâh yapılması da meşrudur. Fakat bunun günümüzde bazı mahzurları görülmektedir. Uygun olan, ihtiyaç ve zaruret olmadıkça, nikâhın düğün sırasında ve resmî nikâhtan sonra olmasıdır.

Evlenmede Vekalet

Vekil, başkasının yerine onun izniyle iş yapan kimsedir. Nikâh işi asiller (evlenen kimseler) veya onların velileri tarafından yapıldığı gibi, nikâh yapanlardan biri asil veya veli, diğeri vekil yahut her iki taraf da vekil olabilir. Mesela evlenecek iki tarafın vekillerinden biri şahitler huzurunda öbür tarafın vekiline, “vekil olduğun falan kimseyi, vekili bulunduğum falan ile nikâhladım” deyip, öbür vekil de “ben de kabul ettim” dese, evlenme yapılmış olur.

Evlenme hususunda vekilin âkil olması şart değildir (Şafiîler’e göre şarttır). Vekil gösterirken şahit de şart değildir; fakat bunda da nikâhta olduğu gibi şahitlerin bulunması iyidir. Bilhassa müvekkilin (vekil yapanın) bunu inkâr etmesinden korkulursa, bu şahitlik lüzumlu olur.

Vekil, nikâh işleminde müvekkilin isteğine aykırı iş yapamaz. Mesela müvekkilin belirttiği şahıstan başkasını ona nikâhlayamaz. Böyle aykırı durumlarda eğer müvekkil buna razı olursa nikâh geçerli (sahih) olur, aksi halde olmaz. Aynı zamanda vekil, istediği kimseyle müvekkilini evlendirmeye izinli olsa bile, kendisiyle veya ebeveyn ve çocuklarıyla (usûl ve füruuyla) nikâhlamaya ayrıca izinli olmadıkça müvekkilini kendisine veya usûlfuruuna nikâhlayamaz. Müvekkil sonradan buna rıza gösterse de olmaz.

Vekil müvekkilinden izinsiz olarak başkasını vekil yapamaz. Bir kimse iki kişiyi birden vekil yapsa, bunlardan biri, diğeri olmadan nikâhı yapamaz, ikisinin de olması gerekir. Müvekkil vekilini azledebilir. Vekilin vekilliği, bu vazifeden çıkarıldığını haber alıncaya kadar devam eder.

Bir kimse tek tarafa vekillik yapabileceği gibi, iki tarafın da vekili olabilir. Ayrıca bir tarafan asil, diğer taraftan vekil; bir taraftan veli, diğer taraftan vekil olabilir. (2)

Evlenmede Kefaet

Kefaet denk olmak demektir. Kefaet durumuna sahip kimseye de “Küfu” denir. Nikâh hususunda, kız tarafından erkek tarafında kefaet aranır. Erkeğin kefaeti, onun bazı vasıflarda alacağı kadına denk veya ondan üstün olmasıdır. Gerçi evlenmede böyle bir denklik nikâhın sıhhati için şart değildir. Birbirine denk olmayanların evlenmesi de prensip olarak caizdir. Fakat bu denkliğin imkân nisbetinde sağlanması faydalı ve lüzumludur.

Esas olarak kefaetin arandığı yerler altıdır:

1- Neseb: Nesebce (soyca) aşağı derecede bulunan bir erkek, şerefli ve asil bir kadına denk sayılmaz. Fakat bu mesele Arap ırkına mahsus görülmektedir. Çünkü onlar nesebe çok değer verirler. Diğer kavimlerde bu husus aranmaz.

2- İslâmiyet: Yalnız kendisi müslüman olan erkek, babası da müslüman bir kadının dengi sayılmaz. Ancak bu madde, Araplar dışındaki topluluklarda önemli sayılmaktadır.

3- Hürriyet: Hür olmayan ve babası köle veya azatlı olan erkekler, kendisi veya babası hür olan kadınların dengi sayılmaz. Fakat bugün kölelik olmadığından, bu maddenin hükmü kalmamıştır.

4- Diyanet (dindarlık): Fasık, haram işlerle meşgul ve namazdan uzak bir erkek, takva ve ahlâk sahibi (saliha) bir kadının dengi sayılmaz. Burası önemlidir.

5- Mal: Eşinin mehir ve nafakasını sağlayamayan erkek, evleneceği kadının dengi sayılmaz. Fakat bunları temin edebilen erkek, kendisinden çok zengin kadına da denk olabilir.

6- Meslek: Halk nazarında aşağı dereceden sayılan bir meslekte çalışanlar, mesleki itibarı yüksek kimselerin kızlarına denk sayılmazlar. Şehirli-köylü, genç-yaşlı, güzel-çirkin gibi hususlarda kefaet aranması esas değildir. Bununla beraber her hususta dengeli bir eşitliğin bulunması gayet güzeldir. Şafiîlere göre kefaet, ayıplardan selâmet, hürriyet, nesep, iffet ve meslekte aranır. (3)

Evlenmenin Şartları

Nikâhın sahih olması için aşağıdaki şartlar gereklidir:

1- Evlenecek kimselerin “evlenme engelleri” denilen hallerden uzak olmarı şarttır. Mesela süt kardeşler birbiriyle evlenemeyeceği gibi, evli bir kadın da başkasıyla evlenemez.

2- Nikâh akdi yapan iki tarafın, bu işleme aklı eren ve evliliğin ne olduğunu bilen “mümeyyiz” kimselerden olması şarttır. Velisinin izni olmadan kendileri için nikâh yapanların ise, ayrıca ergenlik çağında yetişkin kimseler olması lazımdır.

3- Nikâh sözleşmesi yapan iki taraftan her birinin sözünü diğerinin de işitmesi şarttır. Sağır ve dilsizler hariç.

4- Hanefî mezhebine göre nikâh anında, müslüman, akil-baliğ en az iki erkeğin veya bir erkek iki kadının şahit olarak bulunması şarttır. Diğer üç mezhebe göre iki şahidin de erkek olması gerekir.

5- Şahitlerin nikâh sözleşmesini birlikte işitmiş olmaları şarttır. Şahitler sağırsa olmaz. Sözleşme lisanını anlamış olmaları da gerekir.

6- Yetişkin, ergenlik çağında olan kızın evlendirilmesinde (Hanefî mezhebine göre) onun rızasının alınması şarttır. Diğer üç mezhepte erkek velinin rızası yeterlidir.

7- İcab ve kabülün aynı mecliste olması şarttır. Bir mecliste teklif sözü olan icab yapıldığı halde öbür taraf kabul etmeden oradan ayrılsa veya o anda vaziyet değişikliği sebebi olan başka şeylerle meşgul olsa, artık o teklife verilen cevap hükümsüz olur. Gemi ve uçaklar müstesna, yaya veya araçla yürürken yapılan icab-kabul de böyledir.

Şahitler huzurunda sözsüz olarak yazışmayla yapılan nikâh da geçersizdir. Ancak birisinin, “benimle evlen” gibi evlenme teklifini yazan bir mektubu şahitler huzurunda seslice okunsa ve teklifi alan da orada “kabul” cevabını verse, icab ve kabul aynı yerde bulunmuş olacağından, bu nikâh sahih ve geçerli olur. (4)


  • (1) Hukuk-u İslâmiyye Kamusu, 2/12-13
  • (2) el-Mebsut, 5/15-22; el-Hindiyye, 1/294 vd; et-Tehzib (Begavî), 5/285-87
  • (3) Bedâi, 3/574-584; el-Mebsut, 5/22-30; Muğni’l-Muhtac, 3/219-225
  • (4) el-Muğni, 7/337-343; el-Fıkhu ale’l-Mezahib, 4/18-28; el-Hindiyye, 1/267-270.
Fitre ve Hükümleri

Fitre ve Hükümleri I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Fitre (fıtra, fıtr sadakası), vacip olan bir sadakadır. Vacip oluşu kesin hadislerle sabittir. Fitre iki öğünyemek karşılığı olarak, ramazanda veya bayramda müslüman fakirlere gıda maddesi veya para cinsinden verilir.

Hanefî mezhebine göre: Fitre, ramazan ayının sonuna, bayramın birinci günü sabahına yetişen ve dinin öngördüğü temel ihtiyaçlardan başka en azından nisab miktarı, yani 85 gr. altın veya karşılığı mal varlığına sahip olan her müslüman için zorunludur. Nisab miktarına malik olan kişiler çocuk veya deli olsalar bile, fitre vermekle yükümlüdür.

Zenginlik sınırı ölçüsü olan nisab miktarı mal varlığına sahib küçük çocuk veya mecnunların fitresi, onların parasından velileri tarafından ödenir. Bunların yeterli mal varlığı yoksa, velileri kendi fitreleriyle birlikte onların da fitrelerini ödemekle yükümlüdür.

Ramazan Bayramının ilk günü, fecrin doğuşundan önce vefat eden, fakir düşen veya fecrden sonra doğan kimseye fitre vacib olmaz. Fitre vacib olduktan sonra, eldeki mal veya para telef olsa, fitre sorumluluğu kalkmaz. Ramazan’da oruç tutamayanlara da fitre vaciptir.

Bir kimse, kendi hanımının veya akil-baliğ çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Fakat onların rızasıyla kendi paralarından verebilir. Annesi ve babası için de böyledir.

Diğer üç mezhebe göre: Fıtır sadakası, ramazanın son akşamında, güneşin batmasından sonra zorunlu olur. Bunda zenginlik şartı aranmaz. Bayram günü ve gecesinde kendisine ve aile halkına yetecek temel ihtiyaçlarından fazla olarak, fitre miktarı mal varlığı bulunan kimseye fitre vacip olur. Hanımının fitresini ödemek de kocaya aittir. Diğer hükümler, Hanefîler’de olduğu gibidir. (1)

Fitrenin Cinsi ve Miktarı

Hanefîler’e göre: Fitre dört cins maddeden verilir. Bunlar, buğday (veya buğday unu), arpa ve kuru üzümdür.

Bunların ölçüsü de şöyledir: Buğdaydan yarım ölçek, arpa, hurma ve üzümden ise bir ölçektir Hanefîler’in kabul ettiği bir ölçek, 3300 küsur gramdır. Çift elle dolu dolu altı avuç kuru üzüm bu ölçüye denk gelmektedir.

Dileyen, fitreyi kişi başına bu maddelerden belirtilen ölçülerde verir. İsteyen de bunların karşılığını para olarak verir. Zamanımızda para olarak vermenin muhtaçlar için daha uygun olduğu bilinmektedir.

Fitreden asıl maksat, bir kişinin iki öğün olmak üzere bir günlük yemek ihtiyacını karşılamaktır. Belirtilen fitreye esas maddeler arasında, para değeri bakımından bire on nisbetine varan, fiyat farkları görülmektedir. Memleketimizde buğday ve arpanın değeri düşükken, üzüm ve hurmanın değeri sekiz-on misli daha fazldır. Öyleyse bu durumu da hesaba katarak, imkan bulabilenlerin fitreyi ortalama bir fiyattan hesaplaması ve orta seviyede iki yemeklik bir kıymetle ödemesi maksada uygun olur.

Diğer üç mezhebe göre: Şafiîler, yukarıda adı geçen dört temel fitre maddesine şunları da katmışlardır: Pirinç, mercimek, nohut, bakla, darı, keş, süt ve peynir. Malikîler ise pirinç, darı ve keşle beraber mısırı da bu maddelere katarlar.

Üç mezhebe göre fitre, memlekette en çok tüketilen fitre maddelerinden, aynen madde olarak verilir, bedelleri verilmez. Hepsinde de bir fitrelik için, bir ölçek vermek gerekir. Hanefî mezhebinin dışındaki diğer mezheplerin esas aldığı ölçek, 2200 küsur grama denk gelir. İki elle dört avuç kuru üzüme denk gelir. (2)

Fitrenin Ödenme Vakti

Hanefîler’e göre: Fitre, Ramazan Bayramının birinci günü, sabah vaktinin girişiyle vacip olur. Fakat fitrenin daha erken veya daha geç verilmesi de caizdir. Fitrenin asıl verilme zamanı ise, ramazan günleri ve bayramın birinci günüdür. Çünkü fakirlerin bayram sevincine ve ihtiyacına destek olur. O zamana kadar ödenememişse, bayramdan sonra da ödenebilir.

Diğer üç mezhebe göre: Şafiî, Malikî ve Hanbelîler’de benimsenen görüşe göre, fitre ramazanın son günü güneşin batmasıyla vacip olur. Bayramın birinci günü akşamına kadar ödenmesi gerekir. Daha fazla geciktiren günahkâr olur. Fakat yine de kaza olarak ödenir.

Şafiîler’e göre:

Fitre, ramazanın başından itibaren ödenebilir. Fakat Malikî ve Hanbelîler, ancak bayramdan bir-iki gün önceden ödenebileceğini kabul ederler.

Üç mezhepte, ramazanın son günü güneş battıktan sonra ölen kimse için ödenmemiş fitrenin borç kalacağı kabul edilir. Dolayısıyla onun adına ödenmesi gerekir. Bu vakitten sonra doğan veya müslüman olan kişiye ise fitre vacip olmaz.

Hanefîler’de ise, vakit olarak Ramazan Bayramının ilk günü fecrin doğuşu ölçü alınır; bundan sonra doğan veya müslüman olan yahut zengin olan kimselere fitre vacip olmaz. Sabahtan sonra ölen kimsenin ise ödenmemiş fitresi borç kalır.

Fitre vacip olduktan sonra, henüz ödeme yapılmadan mal varlığı yok olsa ve kişi fakir düşse, fitre sorumluluğu kalkmaz. Fırsat ve imkan bulununca ödenmesi gerekir. Fakat zekât ve öşür, o malın helâk olmasıyla borçtan düşer.

Üzerinde fitre ve zekât borcu bulunan kimse ölünce, bunların ödenmesi vârislerin isteğine bağlıdır, isterlerse öderler. Fakat ölenin ödeme için vasiyeti varsa, bıraktığı maldan bu borcun ödenmesi gerekir. (3)

Fitrenin Verileceği Yerler

Fitrenin verileceği yerler, zekâtta olduğu gibidir. Yani fakir ve muhtaç Müslümanlara verilir. Fitre niyetiyle ayrılmış madde veya para, fakirin mülkiyetine verilir; yemek ikramı şeklinde olmaz. Fakire verirken, fitre olduğunu bildirmek gerekmez. Fitre verilecek kişideki harcanmış olan alacağı ona bağışlamak ise fitre yerine geçmez.

Bir kimse, fitreyi kendi çocuklarına, torunlarına, ana-babasına ve eşine veremez. Fakat diğer yakınlarına vermesinde mahzur olmadığı gibi, fakir akrabaya vermek daha da güzeldir.

Bir fitre bir fakire verilebileceği gibi, birkaç fakire de bölünebilir. Birçok kişi de fitrelerini bir fakire verebilirler. Fakat tek fitreyi bölüştürmeden vermek daha uygun olur.

Birkaç fitre, sahiplerinin izniyle karıştırılmış bir halde fakirlere verilebilir. Fakat ayrı ayrı verilmesi daha uygundur.

Fitreler, vermekle mükellef olanların bulunduğu yerdeki fakirlere verilir. Başka yerlere gönderilmesi de geçerlidir, fakat gereği yoksa mekruh olur.

Şafiîler’e göre, fitrenin yiyecek maddelerinden aynen verilmesi gerektiği gibi, zekât alabilecek sekiz gruba -veya onlardan mevcut olanlara- eşit olarak dağıtılması gerekli görülmektedir. (Zekât verilecek kimselerden bugün mevcut olanlar: Fakirler, miskinler, borçlular, yolda kalmışlar, Allah yolunda, yani cihad halinde olanlardır.)

Fitre ödemede Şafiîler’deki bu uygulamanın, bugün için kolay bir iş olmadığı malumdur. Öyleyse Hanefî, Malikî ve Hanbelîler’de -hatta bazı Şafiî alimlerince de- kabul edildiği gibi, herhangi bir fakire vermek yeterli sayılmalıdır.

Fitreler kâfirlere, dinden dönmüşlere, zenginlere, kurum ve derneklere verilmez. Fakat almaya layık olan fakirlere ulaştıran kurumlara bu maksatla verilebilir. (4)


  • (1) Reddü’l-Muhtar, 3/309-317; el-Mecmu’, 6/61-80; el-Muğnî, 2/646-651; Şevkanî: Neylü’l-Evtâr, 4/650-656.
  • (2) Kitabü’1-Fıkh ale’l-Mezahib, 1/534-537; Yusuf el-Kardâvî: Fıkhu’z-Zekat, 2/932-950; Abdülkerim Zeydan: el-Mufassal, 1/464-468; Omer Nasuhi Bilmen: Hukuk-i İslâmiyye Kamusu, 4/125.
  • (3) el-Fikhu’1-İslâmî, 3/2041-2042; Reddü’l-Muhtar, 3/311-314; el-Mecmu’, 6/84-88.
  • (4) Fıkhu’z-Zekât, 2/956-959; el-Fıkhu’1-İslâmî, 3/2048-2050; el-Mufassal, 1/468-469.
Sünnet Yerine Kaza

Sünnet Yerine Kaza I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Kazaya kalmış namazların gecikmeye bırakılmadan acilen kazası farz olduğu için, kaza borcu olanların sünnet ve nafile namazlarla meşgul olması, Şafiî mezhebinde caiz görülmemiştir. Malikîler de kazası olanlar için sabah namazının sünneti hariç, sünnet ve nafileye vakit ayırmayı caiz görmezler. Hanbelîler ise, kaza namazı olanların sünnet kılmalarını caiz görmekle birlikte, sabah sünneti hariç, sünnet yerine kaza kılmayı daha faziletli ve öncelikli görürler.

Hanefilere göre ise, kaza borcu olanların bir taraftan kazaları kılarken, beş vaktin sünnetlerini de kılmaya çalışması efdaldir, daha iyidir. Hatta kazaya namazları kalanlar, kuşluk ve teheccüd namazı gibi nafileler de kılabilir. Ancak sünnetler dışında, diğer nafilelere fazlaca vakit ayırıp kazaları geciktirmek doğru değildir.

Sünnet yerine kaza kılmaktan maksat, sünnetleri terketmek değil, farz olan kazaya zaman kazanmaktır. Yani gerekirse vakit namazlarının aslında sevap olan sünnetini de bırakarak, ağır borç olan farz namazların kazasını bir an önce tamamlamaktır. Bu konudaki mezhep görüşlerini belirttik. Fakat hiçbir müctehid alim, sünnet yerine kaza kılmak “caiz değil” dememiştir. Bazı iyi niyetli, fakat sağlam bir dayanağı olmayan iddialar dışında, “tek niyetle hem kılınmamış bir namazın kazası hem vaktin sünneti kılınabilir” diyen bir müctehid ve temel fıkıh kaynağı da görülmemiştir.

Hanefi müctehidlerinden İmam Muhammed’e göre, bir niyetle kaza veya eda hem farz hem sünnet kılmaya niyetlenen kimsenin bu namazı geçersiz olur. Yani farz da sünnet de kılınmamış olur. Diğer Hanefi müctehidi İmam Ebu Yusuf’a göre ise, böyle bir durumda yalnız daha kuvvetli olan farz namaz kılınmış olur, sünnet namazı kılınmış olmaz. Tercih edilen hüküm de budur.

Durum böyle olunca, herkesi bütün sünnetler yerine kaza kılmaya zorlamanın da hiç terk etmeden sünnet kılmaya öncelik verip, yalnızca “boş vakit buldukça” kaza kılmayı yeterli görmenin de lüzumu yoktur. Hele kaza ve sünnetleri bir niyetle birleştirmek gibi faydasız bir uygulamaya girmenin hiç gereği yok.

Bir orta yol olarak diyebiliriz ki: Aylarca ve yıllarca kazası olan kimseler, Hanefi mezhebinde olsalar bile, bir an önce kazalarını bitirmek için her fırsatta kaza kılmaları gerektiği gibi; ikindi ve yatsının ilk sünneti, bir de öğlenin ilk sünneti yerine, zaman kazanmak için bu sünnetleri bırakıp kaza kılabilirler. Böylece her gün kolayca en azından beş vakit kaza kılınabilir.

Sünnet ve diğer nafileleri kıldığı halde geçmiş farzları kaza etmeyenler, şüphesiz günahkâr olurlar. Fakat kazaları daha kısa zamanda tamamlamak için, bazı sünnet ve faziletlerden vazgeçenlerin günahı olmaz. Esasen bu durumda, sünnet yolu da terkedilmiş sayılmaz. Bu konuda tercih hakkı, kaza kılanlara kalmıştır.