DR. MURAT ERGÜVEN
Geredeli Aziz Şeyh Halîl Efendi 

Dr. Murat Ergüven I Araştırma

GEREDELİ AZİZ ŞEYH HALİL EFENDİ

Şeyh Halil Efendi, bu gün Seviller Mahallesi Aşağı Tekke Camii’nin bulunduğu yerdeki dergâhında ömrünün 36 yılını irşâd vazifesini yerine getirerek tamamlamıştır.

Çok kâmil bir insan olan Şeyh Halil Efendi, saraya davet edilen şeyhler arasında idi. Şöhretini duyan Osmanlı Padişahı Sultan II. Mahmud, kendisini İstanbul’a davet etmiş, kendisi de bu davete icabet etmiştir.

Sarayda defalarca yapılan saray sohbetlerinde kerâmet ve kemâlâtı fark edilmiş; saraya davet edilen diğer şeyhlerden üstün olduğu görülmüştür. “Ameller niyetlere göredir” Hadis-i Şerifine verdiği arîf cevapları, kerametleri ve hikmetleri hem Sultanı hem de İstanbul uleması (âlimleri)’nı hayrete düşürmüş ve bundan dolayı onların takdir ve hürmetine nail olmuştur.

Buna mukabil Sultan II. Mahmud tarafından kendisine Habibe hanım adında bir cariye, bir saat ve bazı güzel hediyeler takdim edilerek memleketine dönmesine müsaade edilmiştir. Padişah tarafından sevilip takdir edilen ve saray çevresinde itibar gören Şeyh Halil Efendi, ölünceye kadar da sarayla irtibatını devam ettirmiştir.

Şeyh Hacı Halil Efendi’nin şeyhi açık kerâmetli yüce bir zât olan Şeyh Hacı Mustafa Efendi’dir. Çerkeş’te ümmeti irşâd ile meşgul olan Mustafa Efendi, irşâd halkasında 13 halife yetiştirmiştir. Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin en güzidesi (seçkini), feyz ve kemâl/olgunluk yönü ile halifelerinin en başta geleni “Geredeli Aziz” diye nâm almış olan Şeyh Hacı Halil Efendi ile Beypazarlı Şeyh Ali Efendi’dir.

Şeyh Halil Efendi, Halvetîlik’in Cemaliyye ana kolundan şubelenmiş Şeyh Şaban Veli Hazretleri’nin kurmuş olduğu Şa’baniyye kolunun Nasuhiyye ve Çerkeşiyye silsilesinden yetişerek, adıyla anılan “Halîliyye” kolunu kurmuştur. Eldeki kayıtlara göre 18 halife yetiştirmiştir. Şeyh Halil Efendi’nin Hacı Osman, Mustafa, Mes’ud adında üç büyük oğlu ve bir de Habibe hanımdan doğma Hacı Hamdi Efendi adında dört oğlu olmuştur.

İşte bu dört oğlundan biri olan Osman Efendi, ardından Fuad-ı Sani ve yine oğullarından divan sahibi Şeyh Mustafa Rûmî Efendi halife olmuştur. Feyz ve kemâline binaen Hacı Halil Efendi’den gelen silsileye/kol Şabaniler tarafından da “Ortakol” denilmiş ve kendisi bir şube kurucusu gibi yüceltilmiştir. Bu gün Şeyh Hacı Halil Efendi’den teselsül eden tarikat kolu halen devam edegelmektedir.

1843 tarihinde Hakkın rahmetine kavuşan Şeyh Hacı Halil Efendi, dergâh ve cami müştemilatının avlusuna defnedilmiştir. Bilahare padişahın emriyle maliye nazırı Ahmet Muhtar İtisâmî Paşa (d. ? – ö. 1864) tarafından şu anki türbesi yaptırılmıştır. Bunun yanı sıra iki ocaklı bir su değirmeni de vakfedilmiştir. (1)

_____________________________________________________________________

Abdülkerim Abdülkadiroğlu, M. Taşçı, Dîvân /Mustafa Rûmî Efendi (Şeyh- Geredeli); Ankara 1998, Anıl Matbaa ve Ciltevi; Takdim s.III-IV, Geçmişten Günümüze Gerede, Emin ajans, 2000 s. 72-73; Ali Rıza Ünlü, Tarih Boyunca Gerede; İstanbul 2000, Yenigüven Matbaacılık, s. 130-136.

Diş Dolgusu ve Gusül

Diş Dolgusu ve Gusül I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Hanefî mezhebine göre gusülde dişlerin yıkanması da farz olduğundan, diş dolgusu ve kaplamanın durumu bir mesele teşkil eder. Önce guslün farzlarından konuyu açalım.

Guslün Farzları:

Şafiîlerde, Niyet ve bütün bedeni yıkamaktır.

Hanefî ve Hanbelîlerde:

1) Ağzın içini çalkalayıp yıkamak,

2) Burna su çekip yıkamak,

3) Tepeden tırnağa vücudu yıkamak.

Malikîlerde:

1) Niyet etmek,

2) Tüm bedeni yıkamak,

3) Yıkarken ovalamak,

4) Bir tarafı kurumadan peş peşe yıkamak,

5) Vücuttaki bütün kıllar arasına suyu geçirmek (1).

Görüldüğü gibi guslün ittifakla ve kesinlikle farz olanı, bütün bedeni tamamen yıkamaktır. Diğerleri ihtilaflı ve “zannî farz” kısmındandır.

Fetva Mektupları

Son devrin büyük alimlerinden Muhammed Zahid Kevserî (ö. 1951), Düzce’li hemşehrilerine 1939’da Kahire’den yazdığı ve bundan yirmi bir yıl önce Düzce’de onun yakınlarından bir zatın dosyasındaki eski Türkçe el yazısı nüshadan inceleyip kopya ettiğim konuyla ilgili mektubunda aynen şöyle demektedir:

“…Parası olan dişini doldurtsun ve yaptırsın, hiçbir mâni-i şer’i (dinî engel) yoktur.

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen de 1959 yılında zamanın Gerede müftüsü Kemâleddin Üstün’e cevaben yazdığı ve şu anda Gerede’deki özel kütüphanesinde bulunan, el yazısı bir mektubunda şöyle diyor:

“Diş doldurma meselesi hakikaten mühimdir. Birçok kimseler mücerred (sırf) süs için dişlerini altın ile kaplatıyor veya altın ile yaptırıyorlar. Bu babda (konuda) bir zaruret ve hacet (ihtiyaç) bulunması lâzımdır. Cebîre (sargı) nasıl bir zarurete mebni câiz ise, bunlar da böyle bir zarurete mebni câiz olabilir…”

Bediüzzaman Said Nursî (ö. 1960) Hazretleri ise, bu konuda şunları yazıyor:

“Eğer mütedeyyin bir hekim-i hazıkın (dindar ve uzman bir doktorun) gösterdiği ihtiyaca binaen kaplama sureti olsa, altındaki diş ağzın zahiresinden (dışı hükmünden) çıkar, batın (iç) hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması, guslü iptal etmez. Çünkü üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet cerihaların (yaraların) üstündeki sargıların, zarar için kaldırılmadığından ceriha (yara) yerine yıkanması, şer’an o yaranın gasli (yıkanması) yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binaen sabit kaplamanın yıkanması dahi, dişin yıkanması yerine geçer…”(2).

Dolgu ve Kaplama Özelliği

Diş bağlama ve kaplamanın hükmü, fıkıh kaynaklarımızda “giyim” (lübs) bahsinde yer almıştır. Burada sallanan dişleri altınla sıkıp bağlamanın caiz olup olmayacağı hususunda izahat verilmiş, -çünkü altın süs erkeğe caiz değildir- fakat diş tedavisinde lüzum ve özelliğinden dolayı, gümüş gibi altın kullanmanın da caiz olduğu kabul edilmiştir (3). Temel kaynakların hiçbirinde bu husus, gusül bahsinde söz konusu edilmemiştir.

Fakat son yüzyılda diş dolgusu ve kaplamanın yaygın ve geçmişten farklı bir özellik kazanmasından sonradır ki, üzerinde bazı şüphe ve tartışmalar doğmuştur.

Dolgu ve kaplamanın gusle engel olduğunu söyleyenler, bazı kaynaklarda kayıtlı olan, “Diş çukurun dakiyemek kırıntısının altı ıslanmazsa gusül sahih olmaz” ifadesini esas almışlardır. Bunun dışında ortada kayda değer bir delil yoktur.

Diş kaplama ve doldurmayı gusle engel görmeyenler ise, şu sebeplerinden dolayı bunu caiz görürler:

1- Dolgu ve kaplamalar dişlere yerleştikten sonra, üstteki madde diş hükmünü alır (4). Yıkama lüzumu, artık alttaki diş yerine kaplama ve dolgu üstüne intikal eder.

2- Temel kaynaklarda “şed” ve “tadbîb” (bağlamak ve kaplamak) ifadesiyle anlatılan arızalı dişleri altın yahut gümüşle bağlama, sarma veya kaplama, -bugünkü şekilde olmasa bile- caiz olarak gösterilirken, hiçbirinde altına su geçirme şartından bahsedilmemiştir.

3- Diş tedavisinin de küçümsenmeyecek bir ihtiyaç olmasından dolayı, gerektiğinde diş kaplama ve dolgusunun caiz olduğu ve bunun gusle zarar vermeyeceği ifade edilmiştir.

Sonuç

1- Diş kaplama ve dolgusunun caiz olduğunu bildiren alimlerimizin görüşüyle rahatlıkla amel edilebilir. Ancak hiç mazeret yokken bu yola başvurmanın hükmü şüphelidir. Buradaki meşru mazeret, bir dişin zayi olma ihtimalidir. Bir de dolgu veya kaplama ihtiyaten hayız veya cünubluk halinde yaptırılmamalıdır.

2- Sabit kaplama ve dolguların caiz oluşundan şüphe edip de vicdanen rahatsız olanların, gerektiğinde çıkarılıp takılabilen protez dişlerden yaptırması uygun olur.

3- Dişlerinde mevcut kaplama ve dolgulardan şüphesi olanlar, gusül anında niyetlenmek şartıyla, Şafiî veya Malikî mezhebini taklid suretiyle de gusledebilirler. Çünkü gusülde ağzı ve burnu yıkamak bu mezheplere göre farz değil, sünnettir. Ancak onlara göre gusle niyet farz olduğundan, mezheb taklidinde niyet şartına da uymak gerekir.

Burada açıklanan maddelerden herhangi biriyle amel edilebileceğine göre, bu hususta ölçüsüz münakaşaların ve taassubun gereği yoktur.


  • (1)    El-Cezîrî: Kitâbü’l Fıkıh ale’l-mezâhibi’l-erbaa (Kahire-1994), 1/94-96.
  • (2)    Bediüzzaman: Risâle-i Nur Külliyâtı/Barla Lâhikası (İstanbul-1996), 2/1522.
  • (3)    İbn-i Âbidîn: Reddü’l-Muhtar (Beyrut-1994), 9/521.
  • (4)    El-Kâsânî: Bedâiu’s-Sanâî’ (Beyrut-1997), 6/524’te şöyle der: “Çünkü altın kaplama dişe tâbidir; tâbi olanın hükmü aslın hükmüdür.”
Resmi Evlenmeler Dinen Geçerli Mi?

Resmi Evlenmeler Dinen Geçerli Mi? I Yusuf Özcan (D:1948-Ö:2013)

Bugün belediyelerde yapılan ve “Medeni Nikâh” dediğimiz resmi evlenmelerin dinen geçerli olup olmadığı, tartışılan konulardan biri. Toplumun bir kısmı resmi nikahları dine uygun olarak kabul ederken, bir kısmı da dinen geçersiz görmekte. Bu hususun iyi kavranması için öncelikle İslâm`da nikâhın sıhhati için gereken temel şartların bilinmesi gerekir.

Nikahın şartları ve unsurları

İslâm hukukuna göre nikâhın temeli sayılan rüknü, yani olmazsa olmaz unsuru, icap ve kabuldür. Bu şu anlama geliyor: Taraflardan birinin açıkca evlenme teklifini dile getirmesi, diğer tarafın da bu teklifi kabul ettiğini beyan etmesidir.

Ayrıca müslüman iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahit olarak aynı mecliste bulunması nikâhın başta gelen şartıdır. Yine evlenecek adayların “evlilik engelleri” (muharremât) denilen yakın akrabalık ve evliliğe engel diğer bazı halleri taşımamaları gerekmektedir.

İslâmi nikâhta, evlenecek adaylar veya onların vekilleri ile şahitler dışında evlenme akdini yapmak için ayrıca herhangi bir memur veya din görevlisine ihtiyaç yoktur. Evlenecek adayların veya onların temsilcisi veli yahut vekillerin doğrudan icap ve kabulde bulunmaları kâfidir. Mesela şahitler huzurunda adaylardan biri, “ben seni eşim olarak nikahlıyorum” dese, öbürü de, “ben de bu nikahı kabul ettim” diye karşılık verse, evlenme gerçekleşmiş olur.

Ancak evlenmenin daha emniyetli ve huzurlu bir ortamda gerçekleşmesi bakımından, bu işlemi yeterince bilen birinin evlenenlerle soru-cevap şeklinde evlenme sözleşmesi yapması, öteden beri güzel bir usül olarak devam etmektedir. Ne var ki bu işlemde asıl hüküm, evlenen adayların kabul ve iradelerini açıklamalarına bağlı olduğundan, nikahta aracı olan üçüncü şahışların sözleri ayrı bir hüküm ve netice doğurmaz. Nikâh bedeli (Mehir) olarak günün şartlarına uygun maddi bir değerin ödenmesi de vaciptir. Fakat nikâh anında mehrin anılması, müstehap olmakla beraber şart değildir. Evlilik sözleşmesinin besmele ve hamd ile başlayıp, sonunda bir dua ile bağlanması da müstehaptır. Bunların hiçbiri nikâhın geçerliliği ile ilgili değildir ve bunlar olmadan yapılan nikâh da geçerlidir. Ayrıca icap ve kabulun birer kere yapılması yeterlidir, üç kere tekrarlamaya gerek yoktur.

Resmi evlenmelerde, bizzat tarafların rıza ve beyanı ve mutlaka memur önünde yapılması zorunludur (iki şahitle birlikte). Bu işlemde soruların muhatabı, doğrudan evlenmeye aday kişiler olup, bunların yerine veli veya vekillerin bulunması kabul edilmemektedir. Bir de evleneceklerin ateist, gayr-i müslim veya süt kardeşi olması, şahitlerin müslüman olmaması evlenme engeli sayılmamakta; bir müslüman kızı, hıristiyan veya dinsiz biriyle evlenmek istese, bu evlenme resmen kabul edilmektedir. Halbuki İslam’da böyle evlilikler kesinlikle geçersizdir.

İslami açıdan aralarında hiçbir evlenme engeli olmayan nişanlılara resmi nikâhta nikâh memuru, şahitler huzurunda şöyle sorarsa: “Falan kişiyle evlenmeyi (nikahlanmayı, eş olmayı) kabul ediyor musunuz?” Nişanlılar da “evet, kabul ediyorum (kabul ettim)” şeklinde cevap verirlerse bu nikâh dinen de geçerli olur. Çünkü nikahın rüknü (temeli) olan icab ve kabul gerçekleşmiştir. Cevap olarak sâdece “evet” denilmesi de yeterlidir.

Ancak, nikah memurunun, “falan kişiyle evlenmeyi istiyor musunuz (arzu ediyor musunuz, düşünüyor musunuz)?” şeklindeki sorusuna nişanlıların: “Evet istiyorum” diye cevap verip de memurun, “ben de sizi karı-koca ilan ediyorum” demesi, nikahın dinen geçerli olması için yeterli değildir. Çünkü “evlenmeyi istiyorum” demek geleceğe yönelik bir ifadedir; “Evlenmeyi kabul ediyorum” gibi bir oluş hükmü ifade etmez. Şayet nikâh memuru, “ben de arzunuza uygun olarak sizleri evlendiyorum” derse, o anda iki tarafın vekili hükmüne geçerek Hanefi mezhebi çerçevesinde nikâh sâhih olabilir. (Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-i İslamiyye Kamusu, 2/20; Vehbe Zuhayli, el-Fıkhûl-İslâmî, Dimaşk,1997,9/6529)

Şafii mezhebinde ise kadının nikâh akdi ancak erkek velisi tarafından yapılabilir. Bu duruma göre yukarıdaki nikâh şekilleri Şafiilerde geçerli olmaz. Ancak Hanefi mezhebini taklid yoluyla yapılırsa, onlar için de böyle bir akdin sahih olacağı söylenebilir.

Nikâh memurunun, “şu kanun ve kurumun bana verdiği yetkiyle…” şeklinde sözleri, din açısından herhangi bir hüküm taşımaz. Burada önemli olan, nikah teklifine uygun olarak sorulan sorulara gelin ve damat adaylarının açıkca “kabul” cevabı vermeleridir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Ülkemizdeki resmi nikahların dine uygun olanı da olmayanı da vardır. Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü gibi bu fark, nikah kıyılması esnasında kullanılan ifade farklarından kaynaklanmaktadır. Nikah memurlarının bu konudaki inceliklere dikkat etmeleri gerekir. Resmi nikahta aykırılıklar varsa, dini nikah yapmak bir zaruret olur. Resmi nikah dini şartlara uygunluk gösterse de müstehap olan ve dua edilerek yapılan evlenme işlemi ibadet vasfını da kazanmış olur.