DR. MURAT ERGÜVEN
TCMB’nin Temmuz Faiz İndirimi Dengeli Bir Gevşeme mi ?

Dr. Murat Ergüven I Ekonomi & Finans

TCMB’NİN TEMMUZ 2025 FAİZ KARARI DENGELİ BİR GEVŞEME Mİ, RİSKLİ BİR DÖNÜŞ MÜ?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 24 Temmuz 2025 tarihli Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında, politika faizini %46’dan %43’e indirerek enflasyonla mücadelede “sıkı duruş” söylemini korurken, ekonomik büyümeyi desteklemek için önemli bir adım attı. Gecelik borç verme faizini %49’dan %46’ya, borçlanma faizini ise %44,5’ten %41,5’e çeken TCMB, yalnızca politika faizinde değil, gecelik likidite koşullarında da belirgin bir gevşeme sinyali verdi. Bu karar, enflasyonla mücadelede “sıkı duruş” söylemi sürerken, para politikasında yön değişiminin ilk açık işareti olarak okunabilir. Aynı zamanda ekonomik büyümeyi destekleme yönünde temkinli bir adım niteliğinde. Ancak bu gelişme, yalnızca bir “faiz indirimi” kararı değil; ekonomi politiğimizin yönünü, merkez bankacılığı anlayışımızın istikametini ve kurumsal kredibilitemizi sınayan çok katmanlı bir hamledir.

1. Gevşeme mi, Dengeli Bir İnce Ayar mı?

TCMB, Haziran 2025’te enflasyonun ana eğiliminin yatay seyrettiğini, Temmuz’daki artışı ise turizm sezonu ve Brent petrolün 85-90 dolar bandına yükselmesi gibi “aya özgü geçici” unsurlara bağlıyor. Ancak %43’lük politika faizi, hâlâ yüksek bir reel faiz sunarak sıkı para politikası duruşunun tümüyle terk edilmediğini gösteriyor. Yine de 300 baz puanlık indirim, ekonomik yavaşlamaya verilen dikkatli bir yanıt niteliğinde. TÜİK’in 2025 Q1 verilerine göre, GSYH büyümesi %2,5’le son yılların en düşük seviyesinde. Bu hamle, piyasalara kontrollü ve temkinli bir gevşeme” sinyali verse de “indirim döngüsü başladı mı?” sorusunu da gündeme getiriyor. TCMB’nin veri odaklı ve ihtiyatlı yaklaşımı, piyasa algısını yönetmede kilit rol oynuyor, ancak güven, kararların tutarlı uygulamasıyla kazanılacak.

2. Ekonomik Gerekçeler: Veriye Dayalı mı, Büyüme Odaklı mı?

TCMB, iç talepteki zayıflamanın enflasyon baskısını hafiflettiğini ifade ediyor. Özellikle inşaat, otomotiv ve perakende gibi faiz hassasiyeti yüksek reel sektörlerde yaşanan daralma, fiyat artışlarını sınırlayıcı yönde etkiliyor. Bu durum, TCMB’yi büyümeyi destekleyen kontrollü bir adıma yöneltmiş görünüyor.

Ne var ki, enflasyon hâlâ %45-50 bandında seyrediyor (TÜİK, Haziran 2025). Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) gibi alternatif kaynaklar ise bu fiyat baskısının daha yüksek (%50’nin üzerinde) olabileceğine işaret ediyor. Temmuz ayındaki geçici enflasyon artışı beklentisi, turizm sezonuna bağlı iç talep canlanması, Brent petrol fiyatlarındaki küresel dalgalanmalar ve 2024 yılında 80 milyar dolara ulaşan enerji ithalatı gibi dışsal etkenlerle ilişkilendiriliyor.

Bu bağlamda faiz indirimi, ilk bakışta ekonomik büyümeyi desteklemeye yönelik bir hamle gibi görünse de enflasyonla mücadeledeki kararlılığın bir testi hâline geliyor. Aynı zamanda TCMB’nin kredibilitesi açısından da önemli bir sınav niteliği taşıyor. 2021-2023 döneminde uygulanan düşük faiz politikalarının enflasyonu tetiklediğine dair toplumsal ve piyasa hafızası hâlen tazeyken, bu yeni yön değişikliği hem yatırımcılar hem de kamuoyu tarafından dikkatle izleniyor.

Öte yandan, reel sektörün artan finansman maliyetleri ve zayıflayan iç talep koşulları, TCMB’yi sınırlı da olsa genişleyici bir politika hamlesine yöneltmiş olabilir. Özellikle yılın ilk yarısında büyüme verilerinin zayıf sinyaller vermesi, bu kararı makroekonomik açıdan daha anlaşılır ve gerekçeli kılmaktadır.

3. Kararın Güçlü Yönleri: Ölçülü ve Eşgüdümlü Bir Yaklaşım

TCMB’nin kararının olumlu yönleri şu şekilde özetlenebilir:

  • Kademeli ve ölçülü yaklaşım: 300 baz puanlık faiz indirimi, agresif bir gevşeme hamlesinden ziyade, kontrollü, dikkatli bir esneklik adımı olarak görülebilir. %43 seviyesindeki politika faizi, hâlâ pozitif reel faiz sunmaya devam etmekte ve böylece enflasyonla mücadele kararlılığının sürdüğünü gösteriyor. Bu yönüyle karar, para politikasında tam anlamıyla bir genişlemeye geçilmediğini, ancak kontrollü, sınırlı ve veri odaklı bir esneklik alanı tanındığını ortaya koymaktadır.
  • Maliye politikasıyla uyum: Duyuruda, mali disiplinin dezenflasyon sürecine katkı sağlayacağı vurgulanıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2025 yılı bütçe disiplini taahhütleri, TCMB’nin dezenflasyon hedefini destekleyebilir.
  • Makroihtiyati tedbir ve Finansal İstikrar: TCMB, kredi büyümesinin anormal artması durumunda (2024’te kredi hacmi %30 arttı), zorunlu karşılıklar veya sermaye yeterlilik oranları gibi araçlarla müdahale sinyali veriyor. Bu da kararın salt “piyasa hoşnutluğu” amacı taşımadığını gösteriyor.

4. Riskler: Kur, Enflasyon ve Küresel Tehditler

Kararın riskli yönleri, Türkiye’nin ekonomik yapısındaki kırılganlıklarla yakından ilişkili:

  • Kur baskısı: Faiz indirimi TL talebini azaltarak döviz kurları üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturabilir. Dolar/TL 32-34 bandında (2025 Q2) dalgalanırken, faiz indirimi TL talebini azaltabilir. Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlılığı, kur riskini artırıyor.
  • Enflasyon beklentileri: TCMB Temmuz ayındaki enflasyon artışını “geçici” olarak değerlendiriliyor. Ancak bu fiyat artışlarının yapışkan hale gelmesi, TCMB’nin güvenilirliğini zedeleyebilir. ENAG’ın %50 üzerindeki alternatif enflasyon tahminleri, bu riski güçlendiriyor. Güçlü iletişim ve tutarlı uygulama, bu riski azaltabilir. Enflasyonla mücadelede rakamlardan çok, beklentilerle mücadele önemlidir.
  • Küresel riskler: TCMB’nin duyurusunda belirtilen jeopolitik gelişmeler ve küresel ticaretteki korumacılık, ciddi tehditler. Avrupa Birliği’nin 2026’da devreye alacağı Karbon Sınır Vergisi, Türkiye’nin 100 milyar dolarlık AB ihracatını tehdit ediyor. Ayrıca, Orta Doğu’daki gerilimler veya enerji fiyatlarındaki sıçrama, enflasyonu körükleyebilir. TCMB’nin “tüm araçları kullanma” taahhüdü, proaktif bir duruş, ama başarı uygulamaya bağlı.

5. Vatandaş, İş Dünyası ve Yatırımcılar İçin Anlamı

  • Vatandaşlar: Kredi faizleri (%50’den %45’e gerileyebilir) konut ve tüketici kredilerinde rahatlama sağlayabilir. Bu da bir miktar talebi canlandırabilir, ancak enflasyon satın alma gücünü eritiyor.
  • İş dünyası: KOBİ’ler ile faiz hassasiyeti yüksek inşaat, otomotiv, tekstil gibi sektörlerde finansmana erişim kolaylaşabilir. Ancak, TOBB’un 2025 raporları, KOBİ’lerin %60’ının kur riskinden endişeli olduğunu gösteriyor; otomotiv sektörünün %70 ithal girdiye bağımlılığı, maliyet baskısını artırıyor.
  • Yatırımcılar: BIST 100’ün 2025’te %20 getirisi, bankacılık ve inşaat hisselerinde kısa vadeli yükseliş umudu oluşturuyor. Ancak sabit getirili enstrümanlar cazibesini yitirebilir, döviz pozisyonları ise kur riski nedeniyle yeniden cazip hale gelebilir.

6. Eleştirel Okuma: TCMB’nin İletişimi ve Kurumsal Kredibilitesi

TCMB’nin metni teknik olarak sağlam olsa da kamuoyunun güvenini kazanmak için daha fazlasına ihtiyaç var. %5’lik orta vadeli enflasyon hedefi, mevcut yapısal koşullar altında oldukça iddialı. Türkiye’nin 2018-2022 döneminde %70’lere varan enflasyon pikleri, yapısal reformlar olmadan bu hedefin ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor. Tarımda verimlilik, enerji bağımlılığını azaltma ve eğitim gibi yapısal reformlar olmaksızın, bu hedefe ulaşmak zor görünüyor. Merkez Bankası’nın para politikası tek başına yeterli olamaz.

Merkez Bankası’nın iletişim dili teknik ve profesyonel bir düzeyde olmakla birlikte, geniş toplum kesimleri açısından yeterince anlaşılır değildir. “Dezenflasyon” veya “makroihtiyati tedbir” gibi teknik terimlerin sadeleştirilerek ve bağlam içinde açıklanarak kamuoyuna ulaştırılması gerekmektedir. Bu noktada, sosyal medya araçları, görsel anlatımlar ve kamuya açık bilgilendirme yöntemleriyle iletişim stratejisi daha erişilebilir ve etkili kılınmalıdır.

Kredibilite yalnızca güçlü teknik metinlerle değil, alınan kararların sahadaki sonuçlarıyla ve tutarlı bir uygulama pratiğiyle inşa edilir. Çünkü piyasa aktörleri ve toplum, açıklamalardan çok uygulamaların neticelerine bakar. TCMB’nin “veri odaklı” ve “öngörülebilir” yaklaşımı, geçmişteki ani politika değişikliklerinden uzaklaşma çabası açısından olumlu bir sinyal vermektedir. Ancak bu yaklaşımın güven üretmesi, uygulamanın sürekliliği ve tutarlılığı ile mümkün olacaktır.

Bu bağlamda Merkez Bankası’nın rolü yalnızca “faiz belirleyen” teknik bir otorite olmanın ötesine geçmiştir. Bugünün şartlarında TCMB; topluma yön gösteren, ekonomik gelişmeleri sade ve güven verici bir dille anlatan ve uzun vadeli istikrarı temsil eden bir kurum kimliğini yeniden inşa etmek durumundadır.

7. İhtiyatlı İyimserlik mi, Erken Bir Risk mi?

TCMB’nin Temmuz 2025 tarihli faiz indirimi, ekonomik büyüme ile fiyat istikrarı arasında ince bir denge kurma arayışının bir yansımasıdır. Karar, reel sektörü ve iç talebi destekleme potansiyeli taşırken; enflasyon beklentileri, döviz kuru üzerindeki baskılar ve küresel ekonomik belirsizlikler, ihtiyatlı bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Bu adımın başarısı, sadece 300 baz puanlık indirimin teknik doğruluğuna değil; aynı zamanda TCMB’nin bu süreci nasıl yönettiğine, uygulama disiplinine ve dışsal şoklara karşı geliştireceği dayanıklılığa bağlıdır. Özellikle şu üç temel unsur belirleyici olacaktır:

  • Maliye politikası ile etkin eşgüdüm,
  • Kur riskine karşı zamanında ve proaktif önlemler,
  • Toplumun güvenini gözeten, açık ve anlaşılır bir iletişim dili.

Sonuç olarak, bu faiz indirimi ekonomiye sınırlı bir nefes alma imkânı sunabilir. Ancak, bu adımın kalıcı bir iyileşmeye mi yoksa yeni bir dengesizliğe mi yol açacağı; stratejik koordinasyon, uygulama kararlılığı ve kamuoyuyla kurulan iletişimin gücüyle belirlenecektir.

Enflasyon, Faiz ve Döviz Kuru Denkleminde Türkiye’nin Ekonomik Dengesi

Dr. Murat Ergüven | Ekonomi & Finans 

ENFLASYON, FAİZ VE DÖVİZ KURU DENKLEMİNDE TÜRKİYE’NİN EKONOMİK DENGESİ

18 Nisan 2025

Türkiye ekonomisi, uzun süredir çok boyutlu bir baskı altında yol almaya çalışıyor. Enflasyon, faiz oranları ve döviz kuru arasındaki hassas denge, yalnızca teknik araçlarla değil, aynı zamanda stratejik öngörü ve yapısal dönüşümle yönetilebilecek kadar karmaşık bir hâl aldı.

Türkiye ekonomisi, yüksek enflasyon, döviz kuru dengesi, ekonomik büyüme kaygısı ve dış ticaret dengesizlikleriyle mücadele ederken adeta bir saatin çarkları arasında hassas bir denge arayışında. Her bir gösterge –enflasyonun ateşi, kurun oynaklığı, ihracatın nabzı– birbiriyle öyle iç içe ki, tek bir yanlış hamle tüm sistemi sarsabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Mart 2025’te politika faizini 350 baz puan artırarak %46’ya, gecelik borç verme faizini %49’a, borçlanma faizini ise %44,5’e yükseltti. Bu karar, parasal sıkılaşma politikalarının bir uzantısı olarak enflasyonla mücadelede kararlılık sinyali verse de Türkiye’nin yapısal kırılganlıkları ve makroekonomik dinamikleri, bu adımın etkinliğini sorgulatıyor. “Enflasyonla mücadele için doğru yöntem mi?” ve “Döviz kuru dengesi nasıl sağlanmalı?” soruları, teknik olduğu kadar stratejik bir inceleme gerektiriyor.

Bu çerçevede, alınan faiz artışlarının gerekliliği ile TL’nin döviz karşısındaki reel konumunu değerlendirirken hem para politikasının hem de ekonomik dengenin derinlemesine analiz edilmesi önem arz etmektedir. 

Bu makale, faiz artışlarının gerekliliğini, TL’nin reel konumunu analiz ederek, Türkiye’nin ekonomik denge arayışına ışık tutmayı amaçlıyor.  

  1. Enflasyonla Mücadele: Zorunlu, Ancak Nasıl?

Enflasyon, Türkiye ekonomisinin en yakıcı sorunlarından biri. Peki mücadele zorunlu mu? Cevap net: Kısaca evet. Ancak asıl mesele, yöntemi.

Türkiye ekonomisinde son yıllarda yaşanan gelişmeler, enflasyonla mücadelenin yalnızca faiz artırımıyla sınırlı kalmaması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Türkiye’deki enflasyon, yalnızca talep fazlası ve para arzındaki artıştan değil, aynı zamanda arz yönlü yapısal problemler, maliyet baskıları, kur geçişkenliği ve beklenti yönetimindeki zayıflıklardan kaynaklanıyor.

TCMB’nin 2023 Enflasyon Raporu’na göre, enflasyonun ana kaynakları şunlar:

  • Kur geçişkenliği (%30): Döviz kuru artışları, ithal girdilere dayalı ekonomide maliyetleri yükselterek fiyatları zincirleme artırıyor.
  • Arz yetersizliği (%25): Tarım, enerji ve sanayi sektörlerindeki yapısal üretim yetersizlikleri, arzı daraltarak fiyat baskısı (maliyet baskıları) oluşturuyor. 
  • Kamu harcamaları (%20): Popülist mali politikalar ve genişleyici kamu harcamaları, talep baskısını körüklüyor. 
  • Enerji/emtia fiyatları ve beklenti bozulması (%25): Küresel fiyat artışları ve kalıcı enflasyon algısı, fiyatlama davranışlarını bozuyor. Toplumun enflasyonun kalıcı olacağına dair algısı, fiyatlama davranışlarını bozarak kendi kendini besleyen bir döngü oluşturuyor. 

TCMB’nin faiz artırımı, enflasyonla mücadelede kritik bir hamle olmasına rağmen tek başına mucizevi bir çözüm sunmuyor. Faiz artışları, kredi daralması, yatırımların ertelenmesi ve işsizlik riski gibi yan etkilerle ekonominin hassas dengesini zorlayabilir. Türkiye’de enflasyon, artık yalnızca parasal bir sorun olmaktan çıkmış; arz-talep dengesizlikleri, kamu maliyesi, enerji maliyetleri ve döviz kuru gibi çoklu faktörlerin iç içe geçtiği karmaşık bir yapıya dönüşmüştür.

Grafik 1: Türkiye’de Enflasyonun Kaynakları (2021–2025)

[Pasta grafiği: %30 kur geçişkenliği, %25 arz yetersizliği, %20 kamu harcamaları, %25 diğer]

Kaynak: TCMB Enflasyon Raporu, 2023; TÜİK, 2024.

Bu grafik, enflasyonun çok katmanlı doğasını çarpıcı şekilde ortaya koyuyor. Faiz artışları, talebi baskılayarak kısa vadede rahatlama sağlayabilir, ancak arz kaynaklı sorunlara çözüm üretmiyor. Kredi daralması ve zayıflayan yatırım motivasyonu ekonomik büyümeyi riske atarken, işsizlik tehdidi artıyor. Dahası, yüksek faiz üretim maliyetlerini yükselterek paradoksal bir şekilde enflasyonu körükleyebilir. O nedenle, mücadele tek başına faiz artışıyla değil, koordineli yapısal reformlarla yürütülmelidir. 

İslâm ekonomisi perspektifinden, TCMB’nin reeskont kredileri gibi faiz temelli araçları riba yasağına aykırı (Bakara, 2:275). Bu noktada, riba (faiz) içeren araçlar yerine reel ekonomiye dayalı çözümler bulmak kritik önem taşıyor. Çağdaş alimler, bunun yerine sukuk, murabaha ve mudaraba gibi risk paylaşımına dayalı modeller öneriyor (Usmani, İslam’da Finans ve Bankacılık, 2002). Meselâ, tarım ve enerji sektörlerine sukuk finansmanı, arz yetersizliğini hafifletebilir ve riba içermeyen bir çözüm sunar.

Verilerle Enflasyon Dinamikleri

Aşağıdaki tablo, faiz artışlarının etkisini özetliyor:

TarihPolitika Faizi (%)Aylık Enflasyon (%)Yıllık Enflasyon (%)
Ocak 20239,006,6557,68
Temmuz 202317,509,4947,83
Ocak 202442,506,7064,86
Mart 202546,004,53 (tahmini)69,30 (tahmini)

Kaynak: TCMB, 2024; TÜİK, 2024; 2025 tahminleri yazar projeksiyonudur.

Mart 2025 için öngörülen %69,30’luk yıllık enflasyon, TCMB’nin 2024 sonu hedefi olan %36’dan ciddi bir sapma içeriyor. Bu tahmin, enerji fiyatları veya kur şoku gibi dışsal faktörlere dayanıyorsa, daha açık bir metodoloji sunulmalı. Aksi halde, kötümser bir senaryo olarak değerlendirilebilir. 

Doğru strateji nedir?

  • Ölçülü parasal sıkılaşma: Faiz artışları gerekli, ancak büyümeyi boğmamalı. Sukuk ve murabaha gibi riba içermeyen likidite araçları geliştirilmeli.
  • Mali disiplin: Kamu harcamalarının kontrol altına alınması, talep baskısını azaltır.
  • Yapısal reformlar: Tarım, enerji ve sanayi sektörlerinde üretimi artıracak reformlar şart.
  • Güven inşası: Şeffaf ve tutarlı politikalar, beklenti yönetimini güçlendirir.

Bu adımlar eşgüdüm içinde uygulanmazsa, faiz artışları “yangına su yerine rüzgârla müdahale” gibi sonuçlar doğurabilir.

  1. TL’nin Değeri: Görünenle Gerçek Arasındaki Fark

Son dönemde döviz kurundaki yatay seyir, TL’nin değer kazandığı izlenimini veriyor. Ancak bu, reel bir kazanım değil, yüksek faiz ve sermaye akımlarıyla sağlanan suni bir baskılama. TL’nin reel değeri, üretkenlik artışından değil, portföy girişleri ve yüksek faiz nedeniyle sermaye akımlarından kaynaklanmaktadır. Bu durum, döviz kurunun suni biçimde baskılandığı ve ihracatçıların rekabet gücünü zayıflatıldığı bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Reel Efektif Döviz Kuru (REK), TL’nin uluslararası alım gücünü ölçer. TCMB verilerine göre, REK’in 100’ün üzerine çıkması, TL’nin aşırı değerli olduğunu gösterir. 2025’te REK’in 110’a ulaşacağı tahmini, ihracatçıların rekabet gücünü tehdit ediyor. Bu, şu riskleri doğuruyor:

  • Geçici sermaye akımları: Yüksek faiz, kısa vadeli “sıcak para” çekse de, yapısal güvensizlik uzun vadeli yatırımları caydırıyor.
  • İhracat baskısı: Aşırı değerli TL, dış ticaret açığını büyütüyor.
  • İthalat cazibesi: Ucuz ithalat, yerli üretimi baltalıyor ve cari açığı derinleştiriyor.
  • Kur sıçraması riski: Yapay kur baskısı, ani devalüasyonlarla enflasyonu tetikleyebilir.

Grafik 2: Nominal ve Reel Efektif Döviz Kuru (2019–2025)

[Çizgi grafiği: USD/TRY ve REK, REK > 100 aşırı değerli]

Kaynak: TCMB, 2024; 2025 tahmini yazar projeksiyonudur.

Bu grafik, TL’nin 2025’te reel olarak aşırı değerli bir konuma geldiğini açıkça ortaya koyuyor. REK’in 100’ün üzerindeki seyri, TL’nin ihracatçıları zora sokacak kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Bu durum ihracatçıların karşılaştığı yapısal zorlukları ve kur politikasının sürdürülemezliğini vurguluyor.  

Kur-Faiz-İhracat İlişkisi

Aşağıdaki tablo, TL’nin değerlenmesinin dış ticarete etkisini özetliyor:

DönemUSD/TRYPolitika Faizi (%)İhracat (milyar dolar)
2021 Q17,4017,0050,2
2022 Q114,8014,0060,4
2024 Q429,5042,5056,80
2025 Q131,1046,0055,5 (tahmini)

Kaynak: TCMB, 2024; TİM, 2024; 2025 tahmini yazar projeksiyonudur.

Tablo, TL’nin aşırı değerlenmesinin ihracatı baskıladığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Faiz artarken kur sabit kalırsa, dış ticaret dengesi olumsuz etkilenebilir. 2025 ilk çeyrek tahmini, küresel talep daralması ve TL’nin reel değerlenmesiyle uyumlu görünse de daha kesin verilerle doğrulanmalı. 

Kurun aşırı değerli tutulması, dışa açık sektörlerde rekabet gücünü zayıflatıyor. Öte yandan TL’nin kontrolsüz değer kaybı (dikkatli yönetilmezse) da enflasyonist baskıları yeniden alevlendirebilir. Bu noktada asıl mesele, kurda istikrar ve öngörülebilirlik sağlamaktır.

  1. İnce Ayar İçin Bütüncül Bir Vizyon

Türkiye, ekonomik bir dönüm noktasında. Enflasyonla mücadele, döviz kuru dengesi ve üretim odaklı büyüme, birbirini tamamlayan hedefler olmalı. Ancak mevcut politikalar gözden geçirilmelidir.

  • Faiz artışları, talep daraltıcı etkisiyle enflasyonu kısmen frenler, ancak yapısal sorunları çözmez.
  • Döviz kurunun baskılanması, ihracatçıları zora sokar ve cari açığı büyütür.
  • Reeskont kredileri, riba yasağına aykırıdır ve sürdürülebilir değildir.

Bu bağlamda şu adımlar önem taşımaktadır:

  • Koordineli politikalar: Parasal sıkılaşma, mali disiplin ve yapısal reformlar eşgüdüm içinde yürütülmeli.
  • Dengeleyici kur politikası: TL’nin aşırı değerlenmesi yerine, istikrar ve öngörülebilirlik hedeflenmeli. TCMB’nin rezerv satışları veya kur korumalı mevduat gibi geçici araçları yerine, reel ekonomiye dayalı bir kur rejimi benimsenmeli. Döviz kuru baskılamak yerine dengeye bırakılmalı. 
  • Alternatif araçlar: 
    • Katılım finansman modelleri (sukuk, mudaraba) reel ekonomiyi destekleyici bir çözüm sunuyor. Sukuk ve mudaraba, faiz bağımlılığını azaltır. Meselâ, Malezya Merkez Bankası’nın sukuk temelli likidite yönetimi, Türkiye için bir model olabilir (Bank Negara Malaysia, 2023). Türkiye’de Ziraat Katılım’ın 2023’te 10 milyar TL sukuk ihracı, bu yönde bir adımdır.
    • Riske dayalı ortaklık mekanizmaları 
  • Reel üretim: Tarım, sanayi ve enerji yatırımları, yerli girdiye dayalı üretim zincirleri ve teknolojik dönüşüm desteklenmeli.
  • Güven ve şeffaflık: Şeffaf iletişim ve tutarlı politikalar, yatırımcı ve toplumsal güveni yeniden inşa eder.

Bu adımlar uygulanmazsa, Türkiye “çifte daralma” riskiyle karşı karşıya: Faizle iç talep daralırken, kur baskısıyla dış talep zayıflayabilir, stagflasyon ve reel değer kaybı döngüsü başlar.

Türkiye Ekonomisi İçin Faizsiz ve Üretim Temelli Bir Ekonomik Vizyon

Türkiye ekonomisi, yalnızca teknik araçlarla değil, güven, şeffaflık ve üretim temelli yapısal dönüşümle iyileşebilecek çok katmanlı bir krizle karşı karşıya. Enflasyonla mücadele, döviz kuru istikrarı ve üretim odaklı büyüme gibi temel hedefler, birbirinden bağımsız değil; eş zamanlı ve dengeli biçimde yürütülmesi gereken süreçlerdir. Ancak klasik para politikası araçları bu yükü taşımakta yetersiz kalmakta; çözüm, ekonomik kararların bütüncül bir vizyonla ve titizlikle kurgulanmış bir ince ayarla ele alınmasından geçmektedir. Faiz artışları ve reeskont kredileri kısa vadeli rahatlama sağlasa da üretim ve dış ticaret üzerindeki baskıları nedeniyle uzun vadede sürdürülebilir bir çözüm sunmaz.

Türkiye’nin mevcut ekonomik konjonktüründe, sadece faiz ve kur kararlarıyla yönlendirme çabası, çifte daralma riski taşımaktadır. Faiz artışları iç talebi, kur baskıları ise dış talebi baskılayarak, ekonomiyi stagflasyona ve reel değer kaybı döngüsüne sokabilir. Enflasyonla mücadele, yalnızca fiyat istikrarı değil, aynı zamanda beklenti ve güven yönetimiyle anlam kazanır.

Bu çerçevede, teknik araçlar ile ideolojik tercihler arasında sağlıklı bir denge kurulmalı; politika setleri güven, şeffaflık ve yapısal dönüşüm ilkeleriyle şekillendirilmelidir. Faiz artışları ve reeskont kredileri kısa vadeli rahatlama sağlasa da üretim, yatırım ve dış ticaret üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Katılım finans sistemi bu noktada önemli bir alternatif sunmaktadır. Risk paylaşımını esas alan, ranta değil üretime kaynak aktaran İslâmi finans modelleri, özellikle tarım ve enerji gibi arz yönlü sıkıntıların yaşandığı sektörlerde sürdürülebilir çözümler üretebilir. Meselâ, tarıma veya enerjiye yönelik sukuk modelleri, hem faizsiz yapılarıyla riba yasağına uygun bir çerçeve sunar hem de üretimi destekleyen bir finansman yaklaşımı ortaya koyar. Sukuk ve mudaraba gibi yapılar, sadece faizsiz finansı değil, aynı zamanda toplumsal refahı ve ekonomik adaleti önceleyen bir kalkınma modelini de mümkün kılar.

Günümüz iktisadi sorunları, yalnızca para arzı ya da faiz oranı gibi teknik göstergelerle ve sayısal hedeflerle değil, aynı zamanda toplumsal güven, kurumlara duyulan itimat ve ekonomik yönetişim kalitesiyle birlikte yönetilebilir.

Türkiye’nin ekonomik dengesini yeniden inşa edebilmesi için; üretim odaklı, faizsiz ve adalet temelli bir ekonomik yapıya yönelmesi elzemdir. Bu bağlamda, konvansiyonel ve İslâmi finansın güçlü yönlerini harmanlayan bir yaklaşımla, Türkiye’nin üretim kapasitesini artıran, tasarrufları reel sektöre yönlendiren ve uzun vadeli refahı önceleyen bir ekonomik yapı inşa edilebilir. Devletin şeffaf, hesap verebilir ve piyasaları gözeten bir rol üstlenmesi ise bu dönüşümün kurumsal temelini oluşturacaktır.

Devlet İç Borçlanma Senetleri ile Nasıl Para Üretilir?

Dr. Murat Ergüven | Ekonomi & Finans 

DEVLET İÇ BORÇLANMA SENETLERİ İLE NASIL PARA ÜRETİLİR?

Türkiye’de devletin finansman ihtiyacı, ekonomik döngülerin doğal bir parçasıdır. Meselâ, ekonominin yavaşladığı bir dönemde Hazine’nin yeni altyapı projeleri, kamu maaşları veya sağlık harcamaları için acilen nakde ihtiyacı olabilir. Peki, devlet bu kaynağı nasıl bulur? İşte burada Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) devreye giriyor. DİBS’ler, devletin iç piyasadan borç alarak nakit üretmesini sağlayan temel bir finansman aracıdır. Ancak bu süreç, sadece borçlanmayla sınırlı kalmaz; Merkez Bankası’nın müdahaleleriyle para üretim mekanizmasına dönüşebilir. Bu makalede, DİBS’lerin nasıl çalıştığını, ekonomik etkilerini ve Merkez Bankası’nın bu döngüdeki rolünü adım adım inceleyeceğiz.

DİBS ile Para Üretim Süreci: Adım Adım Analiz

  1. Devletin Finansman İhtiyacı Ortaya Çıkıyor

Devletin topladığı vergi gelirleri, artan harcamaları karşılamaya yetmediğinde bütçe açığı büyür. Meselâ, yol yapımı, memur maaşları veya sağlık hizmetleri gibi kamu harcamaları bu açığı derinleştirebilir. Hazine, bu açığı kapatmak ve nakit ihtiyacını karşılamak için iç piyasadan borçlanmaya karar verir.

  1. Hazine, Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) İhraç Ediyor

Hazine, belirli vadelerde (meselâ 2 yıl, 5 yıl) ve faiz oranlarıyla DİBS çıkarır. Bu senetler, genellikle Merkez Bankası aracılığıyla ihale yöntemiyle piyasaya sunulur. DİBS’ler, devletin iç piyasadan borç almasını ve böylece nakit üretmesini sağlayan bir finansman aracıdır. Aynı zamanda, yatırımcılar için güvenli bir portföy yatırımı olarak öne çıkar; bankalar bu senetleri teminat olarak da kullanabilir.

  1. Bankalar ve Yatırımcılar DİBS Satın Alıyor

Bankalar, bireysel yatırımcılar, emeklilik fonları ve sigorta şirketleri gibi aktörler bu senetleri satın alır. Karşılığında Hazine’ye nakit sağlarlar ve vade sonunda ana paranın yanı sıra faiz getirisi elde edeceklerini bilirler. Hazine ise bu nakdi kullanarak kamu harcamalarını finanse eder; meselâ, yeni bir otoyol projesi veya kamu maaş ödemeleri için bu kaynakları devreye sokar.

  1. Devlet Harcamalarıyla Para Ekonomiye Dahil Oluyor

Hazine’nin elde ettiği nakit, ekonomiye çeşitli yollarla geri döner. Yol inşaatları, kamu maaş ödemeleri veya mal/hizmet alımları gibi harcamalar yapılır. Bu harcamalar, piyasada talebi artırır ve ekonomik büyümeyi teşvik eder. Meselâ, bir altyapı projesi hem istihdam sağlar hem de ilgili sektörlerde hareketlilik meydana getirir.

  1. Vade Sonunda Devlet Ödemeyi Gerçekleştiriyor

DİBS’lerin vadesi geldiğinde, Hazine, senet sahiplerine ana parayı ve belirlenen faizi öder. Bu ödeme, yatırımcıların veya bankaların eline geçer ve böylece borçlanma döngüsü tamamlanmış olur.

Şekil 1: DİBS Para Yaratım Döngüsü

Hazine →DİBS ihraç →Bankalar
Bankalar →Fon aktarımı →Hazine
Bankalar →DİBS satışı →TCMB
TCMB →Para (rezerv) →Bankalar
Bankalar →Kredi →Reel Sektör
Reel Sektör →Harcamalar →Ekonomi

DİBS Döngüsünün Ekonomik Etkileri

Bu süreç, üç temel ekonomik etkiye sahiptir:

  • Kamunun Kaynak İhtiyacı Karşılanır: Devlet, acil nakit ihtiyacını gidererek kamu hizmetlerini ve projelerini finanse eder.
  • Sermaye Piyasaları Canlanır: DİBS’ler, yatırımcılar için güvenli bir getiri aracı olduğundan sermaye piyasalarında hareketlilik sağlar.
  • Ekonomiye Para Enjekte Edilir: Kamu harcamaları yoluyla piyasaya giren para, talebi artırır ve büyümeyi destekler.

Peki, bu “Para Basmak” mı?

Teknik olarak hayır, DİBS ihracı doğrudan para basmak değildir. Ancak, bu süreç dolaylı olarak piyasaya para sokar. Özellikle Merkez Bankası’nın DİBS piyasasındaki rolü, bu mekanizmayı para üretimine dönüştürebilir.

Merkez Bankası’nın DİBS Piyasasındaki Rolü

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), para politikasını uygularken DİBS’leri stratejik bir araç olarak kullanır. Hazine ile doğrudan birincil piyasada işlem yapması yasal olarak sınırlı olsa da ikincil piyasada gerçekleştirdiği işlemler para politikasında önemli bir rol oynar.

  • İkincil Piyasa DİBS Alımları: TCMB, bankaların elindeki DİBS’leri satın alabilir. Bu işlem sırasında bankalara rezerv para aktarılır. Merkez Bankası’nın bilançosunda DİBS varlık olarak yazılırken, karşılığında bastığı para bankaların rezervlerinde artış meydana getirir. Bu, para tabanının genişlemesine neden olur ve dolaylı bir para üretim etkisi doğurur. Meselâ, pandemi gibi kriz dönemlerinde TCMB’nin bu yöntemi kullanarak ekonomiye likidite sağladığı görülmüştür.
  • DİBS Teminatıyla Likidite Sağlama (Repo İşlemleri): Bankalar, kısa vadeli fon ihtiyaçları için ellerindeki DİBS’leri teminat göstererek TCMB’den likidite alır. Bu uygulama da dolaylı bir likidite üretimidir.

Para Üretimi ve Enflasyonist Etkiler

Merkez Bankası’nın DİBS alımları yoluyla likiditeyi artırması, genişlemeci para politikası işlevi görür. Ancak, bu tür para üretimi eğer üretimle desteklenmezse, uzun vadede enflasyonist baskı oluşturabilir.

Teorik Perspektif: Monetarist ve Keynesyen Yaklaşımlar

Bu noktada, DİBS alımlarının ekonomik etkilerini teorik bir çerçevede değerlendirmek faydalı olacaktır.

Monetarist görüşe göre, para arzındaki bu tür artışlar doğrudan fiyat seviyelerini etkiler. Eğer DİBS alımları sürekli ve ölçüsüz bir şekilde yapılırsa, hiperenflasyon gibi ciddi bir risk ortaya çıkabilir.

Keynesyen bakış açısı ise, bu tür müdahalelerin özellikle kriz dönemlerinde etkin talebi artırıcı ve istihdamı koruyucu etkilerini ön plana çıkarır. Dolayısıyla, bu mekanizma kısa vadede ekonomiyi canlandırmak için faydalı bir araç olabilir.

Likidite Senetleri: Piyasadaki Fazla Parayı Çekme Aracı

DİBS’ler para arzını dolaylı olarak artırırken, Merkez Bankası’nın elinde piyasadaki fazla likiditeyi çekmek için başka bir araç daha bulunur: Likidite Senetleri (LS). LS’ler, TCMB tarafından doğrudan ihraç edilen ve para politikası aracı olarak kullanılan kısa vadeli senetlerdir. Asıl amacı, piyasadaki fazla parayı sterilize ederek para arzını kontrol altında tutmaktır.

Likidite Senedi Nasıl Çalışır?

  • Meselâ, bankaların elinde fazla likidite var ve bu durum enflasyon baskısı meydana getiriyor. TCMB, piyasadan para çekmek için LS ihraç eder. Bankalar, bu senetleri satın alarak TCMB’ye para aktarır. Böylece piyasadaki fazla likidite TCMB’ye çekilmiş olur.
  • Gerçek Bir Senaryo: 2025’te Türkiye’de faiz oranlarının düşük olduğu bir dönemde, bankalar ellerindeki fazla nakdi kredi olarak piyasaya sunmuş ve bu durum talep enflasyonunu tetiklemişti. TCMB, 24 Mart 2025 tarihinde 30 gün vadeli ve 50 milyar TL nominal değerli likidite senedi ihracı için ihale açtı. İhaleye gelen 84,2 milyar TL’lik teklife karşılık, 18,4 milyar TL’lik kabul gerçekleşti. Ortalama basit faiz oranı %47,69, bileşik faiz oranı ise %59,65 olarak belirlendi. Bu ihale, TCMB’nin piyasadaki fazla likiditeyi çekme ve enflasyonist baskıları azaltma çabalarının bir parçasıdır.

Şekil 2: Likidite Senedi Para Çekim Süreci

TCMB →Likidite Senedi ihraç →Bankalar
Bankalar  →Fon aktarımı →TCMB
TCMB →Likidite çekimi →Para Arzı Azalır

DİBS ve Likidite Senedi Arasındaki Farklar

DİBS ve LS, her ne kadar senet yapısında olsalar da amaçları ve etkileri bakımından birbirinden oldukça farklıdır:

  • İhraççı Kurum: DİBS, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından çıkarılırken; LS, doğrudan TCMB tarafından ihraç edilir.
  • Amaç: DİBS, devletin borçlanma ihtiyacını karşılamak için kullanılırken; LS, piyasadaki fazla likiditeyi çekerek (sterilizasyon) para arzını azaltmayı hedefler.
  • Vade ve Kullanım: DİBS’ler kısa, orta ve uzun vadeli olabilir ve halka açık bir yatırım aracıdır. LS ise genellikle kısa vadeli olup, bankalar arası işlemlerde kullanılır ve halka açık değildir.
  • Etkisi: DİBS, para arzını dolaylı olarak artırabilirken; LS, para arzını doğrudan azaltır.
  • Getiri: DİBS’ler faiz getirisi sunar ve yatırım aracıdır; LS’lerde ise faiz getirisi olabilir, ancak birincil amaç para politikası etkisidir.
  • Muhasebe Kaydı: DİBS’ler muhasebe kayıtlarında devlet borcu olarak yer alırken, LS’ler Merkez Bankası bilançosunda para arzını kontrol eden bir kalem olarak kaydedilir.

DİBS ve LS: Para Politikasında Bir Denge Oyunu

DİBS ve LS, para politikasında birbirini tamamlayan iki önemli araçtır. DİBS, devletin finansman ihtiyacını karşılayarak ekonomiye para enjekte ederken, LS piyasadaki fazla likiditeyi çekerek bu enjeksiyonun olası olumsuz etkilerini (meselâ enflasyon) dengeler. Bu iki mekanizma, adeta bir terazinin iki kefesi gibi çalışır: Biri para üretirken, diğeri para çeker.

Sonuç ve Değerlendirme

Devlet İç Borçlanma Senetleri, sadece bir borçlanma enstrümanı olmanın ötesine geçer; Merkez Bankası’nın stratejik müdahaleleriyle dolaylı bir para politikası aracına dönüşür. Bu süreç, para arzının genişlemesi ve ekonomik canlılığın desteklenmesi açısından önemli fırsatlar sunar. Ancak, dikkatli yönetilmediği takdirde, özellikle üretimle desteklenmeyen likidite artışları uzun vadede enflasyonist baskılar oluşturabilir.

Likidite Senetleri ise bu denklemin diğer ucunda yer alır. TCMB’nin para arzını kısma işlevi gören LS’ler, DİBS’lerin genişletici etkisini dengeleyerek makroekonomik istikrarı korumaya yardımcı olur. Meselâ, DİBS alımlarıyla piyasaya enjekte edilen paranın enflasyon riski doğurduğu bir senaryoda, LS’ler devreye girerek bu riski azaltır.
Sonuç olarak, DİBS ve LS arasındaki bu hassas denge hem akademik hem de politik açıdan sürekli izlenmesi gereken bir konudur. Modern ekonomilerde kamu finansmanı ve para politikası arasındaki bu etkileşim, ekonomik istikrarın sağlanmasında kritik bir rol oynar.