DR. MURAT ERGÜVEN
Örtülü Bir Finansman Aracı Olarak Enflasyon

Dr. Murat Ergüven | Ekonomi & Finans  

Giriş: Enflasyonun Politik Ekonomi Aracı Olarak Rolü

Gelişmekte olan ülkelerde ekonomik istikrarsızlıkların en belirgin göstergelerinden biri olan enflasyon, yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil, çoğu zaman siyasal tercihlerle biçimlenen bir “para politikası aracı” olarak karşımıza çıkar. Yaygın kanaatin aksine, enflasyon yalnızca döviz kurundaki artışların, arz-talep dengesizliklerinin ya da para arzındaki genişlemelerin pasif bir sonucu değil, bilinçli ve sistemli maliye politikalarının bir ürünüdür. Daha açık bir ifadeyle, devlet kamu harcamalarını finanse etmek için enflasyonu “örtülü bir finansman yöntemi” olarak kullanır. Enflasyon, böylece dolaylı ama etkili bir vergilendirme aracı haline gelir; halkın cebinden fark ettirmeden gelir aktarır.

Maliye politikası, kamu gelirlerinin toplanması ve harcamaların yönetilmesi yoluyla ekonomik istikrarı sağlama, büyümeyi destekleme ve gelir dağılımında adaleti gözetme amacı taşır. Ne var ki gelişmekte olan ülkelerde maliye politikaları sıklıkla bu temel ilkelerden sapmakta; kısa vadeli siyasi hedefler, seçim ekonomileri ve popülist yönelimler doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır. Bu çerçevede, mali disiplinin kaybolduğu, vergi gelirlerinin yetersiz kaldığı ve kamu açıklarının arttığı ortamlarda, enflasyon doğrudan veya dolaylı şekilde bir finansman mekanizması olarak devreye alınmaktadır.

Bu yazıda, maliye politikalarının enflasyonla nasıl iç içe geçtiği; enflasyonun yalnızca teknik bir sonuç değil, aynı zamanda kasıtlı olarak kullanılan bir “para politikası aracı” olabileceği, teorik ve pratik düzeyde ele alınacaktır. Amaç, enflasyonun sadece mali disiplinsizliğin bir sonucu değil, kimi zaman bilinçli bir tercih olarak uygulamaya konduğunu ortaya koymak ve bu tercihin gelir dağılımı, servet transferi ile sosyal adalet üzerindeki etkilerini tartışmaktır. Türkiye örneği üzerinden, bu mekanizmanın toplumsal ve iktisadi yansımaları değerlendirilecektir.

  1. Maliye Politikası ve Teorik Arka Planı

Maliye politikası, vergi toplama ve kamu harcamaları yoluyla ekonomiyi yönlendirmeyi amaçlayan temel bir iktisat politikası aracıdır. Daha ayrıntılı ifade edersek; maliye politikası, vergi ve harçlar gibi kamu gelirleri ile altyapı yatırımları, memur maaşları ve sübvansiyonlar gibi kamu harcamaları üzerinden ekonomik istikrarı sağlamak, gelir dağılımında adaleti gözetmek ve sürdürülebilir büyümeyi desteklemek amacıyla uygulanır. Klasik iktisat maliye politikalarını ekonomik dalgalanmalara karşı dengeleyici (stabilizatör) bir istikrar unsuru olarak görür. Ancak gelişmekte olan ülkelerde bu idealden sapılmakta; kısa vadeli büyüme hedefleri, seçim ekonomileri ya da siyasi kazanımlar için araçsallaştırılmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerde maliye politikalarının kısa vadeli siyasi hedeflere hizmet etmesi, enflasyonu kaçınılmaz kılmaktadır. Oysa sürdürülebilir büyüme ve toplumsal refah, ancak yapısal mali disiplin ve şeffaf yönetimle sağlanabilir.

  • Genişletici Politikalar ve Enflasyon Tuzağı

Kamu harcamalarını artırmak veya vergi indirimleriyle talebi canlandırmak —yani genişletici maliye politikası— kısa vadede büyümeyi ateşleyebilir. Ancak talep, ekonominin üretim kapasitesini aştığında, “talep yönlü enflasyon” kaçınılmaz olur. Meselâ, altyapı projeleri veya sosyal yardımlar için yapılan harcamalar, eğer kaynaklar yetersizse, ekonomiyi ısıtır ve fiyatları yukarı çeker Bu noktada temel soru şu: yapılan kamu harcamaları hangi kaynakla finanse ediliyor?

  • Vergi Yetersizse Ne Oluyor?

Vergi tahsilatının düşük ya da kayıt dışı ekonomi yaygın olduğunda, maliye politikası sürdürülebilirliğini yitirir. Gelişmekte olan ülkelerde vergi tabanının dar olması, devleti borçlanmaya veya alternatif yollara iter. Borçlanma kapasitesi sınırlıysa veya siyasi olarak tercih edilmezse, devlet merkez bankasına yönelir ve doğrudan para basımına (emisyona) başvurur. Bu da dolaşımdaki para miktarını artırarak parasal genişlemeye yol açar. Artan para arzı, paranın reel değerini düşürür ve enflasyonist baskıları tetikler. Devlet, açıkça vergi koymaksızın halkın satın alma gücünü eritir. Bu da fiyat istikrarını tehdit eder.

  • Enflasyon: Gizli Bir Vergi

Bu noktada enflasyon, bir piyasa arızası olmaktan çıkar; devletin bilinçli kullandığı bir örtülü finansman aracı hâline gelir. Devlet, doğrudan vergi koymadan halkın cebinden fark ettirmeden gelir aktarımı sağlayarak dolaylı vergi tahsil eder. Meselâ sıvı yağ fiyatı 250 TL’den 350 TL’ye çıktığında, devlet KDV’den daha fazla gelir elde eder. Böylece enflasyon, gizli bir vergi olarak kamu finansmanında sistematik bir araç niteliği kazanır. Mali disiplinsizlik, halka fark ettirmeden vergi yükü bindirir, sabit gelirli kesimlerin reel gelirlerini ve satın alma gücünü eritir.

  1. Maliye Politikası ile Para Politikası Arasındaki Bulanıklık

Teoride, ekonomik yönetimin iki temel ayağı olan maliye ve para politikaları ayrı araçlar ve kurumlarla yürütülür. Maliye politikası kamu harcamalarını ve vergileri, para politikası ise faiz oranlarını ve para arzını yönetir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde bu ayrım çoğu zaman kâğıt üzerindedir. Uygulamada bu sınırlar net olmadığı için birbirine karışır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, kamu maliyesindeki dengesizlikler ve siyasal baskılar, para politikasının işlevini doğrudan etkiler. Merkez bankaları siyasi otoriteye bağımlı hâle geldiğinde sanki fiilen hazineye bağlıymış gibi çalışırlar. Para politikaları, maliye politikalarının finansman aracı olarak kullanılır. Ortaya çıkan “bulanıklık”, enflasyon vergisi gibi örtülü finansman yöntemini meşrulaştırır. Kamu açıklarının para arzıyla kapatılması, enflasyonu sistematik bir gelir aktarım aracına dönüştüren karmaşık bir ilişki yapısını ortaya çıkarmaktadır. Sonuç olarak, maliye politikalarının yükü merkez bankasına aktarılır; para politikası bağımsızlığını yitirir. Ortaya çıkan enflasyon, fark ettirilmeden uygulanan bir vergiye dönüşür.

  • Merkez Bankası Bağımsızlığı Neden Önemli?

Merkez bankalarının bağımsızlığı, fiyat istikrarının temel taşıdır. Bağımsız bir merkez bankası, siyasi baskılardan uzak, ekonomik verilere dayalı kararlar alır. Ancak siyasi otoriteye bağımlı hale gelen merkez bankaları, kamu açıklarını kapatmak için para basmaya zorlanır. Meselâ, seçim öncesi artan harcamaları finanse etmek için para arzı genişletildiğinde, enflasyon patlar. Bu, sadece fiyatları değil, ekonomik güveni ve uluslararası piyasalarda kredibiliteyi de zedeler.

  • Bulanıklığın Sonuçları

Bu bulanıklık, maliye ve para politikalarının rollerini karıştırır. Kamu açıklarının para basılarak finanse edilmesi, enflasyonu bir income transfer mechanism (gelir aktarım aracı) haline getirir. Devlet, halkın cebinden sessizce para alırken, enflasyon sistematik bir finansman modeline dönüşür. Ancak bu model, ekonomik istikrarı bozar, gelir dağılımını eşitsizleştirir ve toplumsal güveni aşındırır. Enflasyon, bir sonuçtan çok, maliye ve para politikalarının iç içe geçtiği bir stratejik tercih olur.

  1. Enflasyon Vergisi: Gizli Bir Finansman Mekanizması

Enflasyon vergisi (inflation tax), devletin doğrudan vergi koymadan para arzını artırarak ve halkın reel gelirinin eritilerek satın alma gücünü azaltılmasıdır. Bu mekanizma, kamu harcamalarını (borçlanmadan) finanse ederken özellikle sabit ve düşük gelirli kesimler üzerinde yıkıcı etkiler meydana getirir. Fiyatlar yükselirken maaşlar nominal olarak artsa da reel gelir eridiği için satın alma gücü azalır. Meselâ, bir litre süt 30 TL’den 35 TL’ye çıktığında, devlet bu vergilerden daha fazla kazanır. Sonuçta halk, gelirinden çok günlük harcamaları üzerinden daha fazla vergi öder. Devlet ise KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerdeki artış sayesinde gelirlerini artırır. Böylece halktan fark ettirmeden vergi toplar.

  • Enflasyon Bir Tesadüf mü?

Bu durum, mali disiplinden uzaklaşmanın ve merkez bankasının bağımlı olmasının doğrudan sonucudur. Enflasyon bir “tesadüf” değil, kontrolsüz maliye politikalarının “stratejik” bir uzantısıdır. Bu bağlamda enflasyon, artık yalnızca teknik bir arıza, ekonomik bir sonuç ya da kaçınılmaz bir olgu olmaktan çıkmış; bilakis, siyasi bir tercihle araçsallaştırılmış örtük bir “para politikası aracı” hâline gelmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde bu yöntem, vergi adaletsizliklerini gizler ve kamu açıklarını örtbas eder.

  • Dolaylı Vergilerin Rolü

Sürecin diğer bir yönü, kamu gelirlerinin özellikle KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler üzerinden artmasıdır. Fiyatlar arttıkça KDV ve ÖTV gibi tüketim vergilerinden elde edilen gelir büyür, nominal olarak daha fazla vergi tahsil edilir. Kamu gelirleri büyük ölçüde enflasyona endeksli hale gelir. Bu, enflasyonu sadece teknik bir sonuç olmaktan çıkarıp gizli bir maliye politikası aracı yapar. Ancak bu model, uzun vadede fiyat istikrarını bozar ve ekonomik güveni zedeler.

  • Kısa Vadeli Kazanç, Uzun Vadeli Bedel

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, enflasyonun bu şekilde araçsallaştırılması; vergi sistemindeki adaletsizlikleri perdelemek, kamu açıklarını görünmez kılmak ve kısa vadeli mali rahatlama sağlamak için bilinçli bir tercihe dönüşür. Merkez bankası bağımsızlığının zayıf olduğu ortamlarda, kamu harcamaları doğrudan para basımıyla finanse edilir. Bu, seçim öncesi dönemlerde maliyetsiz bir kaynak gibi görünse de uzun vadede fiyat istikrarını zedeler ve ekonomik güveni aşındırır.

Para politikalarının mali hedeflere göre kurgulandığı, merkez bankalarının araç bağımsızlığını yitirdiği durumlarda, enflasyon, sistematik bir finansman modeline dönüşür. Ancak bu model, sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve sosyal bedeller de doğurur. Zira bu yöntemde vergi adaleti bozulur, gelir dağılımı daha da eşitsizleşir, toplumsal refah erozyona uğrar ve özellikle sabit gelirli kesimler, bu gizli vergi mekanizmasının büyük mağdurları olarak en ağır yükünü taşır.

  1. Türkiye Ekonomisi Örneği: Enflasyonun Araçsallaşması

Türkiye, 2000’li yılların başında sıkı mali disiplin, yapısal reformlar ve merkez bankasının bağımsızlığıyla para ve maliye politikaları arasında dengeli bir eşgüdüm sağlayarak enflasyonu kontrol altına almıştı. Ancak takip eden yıllarda siyasal önceliklerin belirleyici hâle gelmesi, bu kazanımları aşındırdı. Mali disiplinin zayıflamasıyla kamu harcamaları artarken bütçe açıkları büyüdü. 2023’te enflasyon %60’ı aşarken, devlet yeni yollar aradı.

Neler Değişti?

  • Bütçe Dışı Araçlar Devreye Girdi: Bütçe açıklarını finanse etmek için geleneksel yöntemlerin yanı sıra, Varlık Fonu, Kur Korumalı Mevduat, kamu bankalarının sübvansiyonlu kredileri ve zorunlu tasarruf uygulamaları gibi şeffaf olmayan bütçe dışı mekanizmalar devreye alındı.
  • Merkez Bankası Bağımsızlığı Zayıfladı: Siyasi otoriteyle yakın çalışan Merkez Bankası, piyasa gerçeklerinden kopuk faiz politikaları izledi. Maliyet baskılarına rağmen kredi genişlemesiyle büyümeyi zorlayan strateji ve para arzı artışı, enflasyonu körükledi.
  • Dolaylı Vergilere Bağımlılık Arttı: KDV ve ÖTV gibi vergilerin bütçedeki payı büyüdü. Fiyatlar yükseldikçe devlet daha fazla vergi topladı ve gelirleri arttı, kamu açıkları örtülü şekilde finanse edildi.

Enflasyon: Yönetilen Bir Süreç

Bu ortamda enflasyon, bir arıza değil, yönetilen bir süreç haline geldi. Kamu harcamaları üretim kapasitesini aştığında, enflasyonist baskılar arttı. Devlet, dolaylı vergilerle gelirlerini büyütürken, reel ücretler sabit kaldı. Halk, görünmeyen bir vergi yükü taşıdı. Enflasyon, böylece bir finansman stratejisi olarak işlev gördü, ancak sosyal adaleti zedeledi ve gelir dağılımını bozdu.

Bununla birlikte, kamu bankaları aracılığıyla sağlanan düşük faizli ve sübvansiyonlu krediler, kur korumalı mevduat uygulamaları ve bütçe dışı Varlık Fonu gibi araçlar, mali yapının şeffaflığını daha da zayıflattı. Böyle bir ortamda enflasyon, sadece bir ekonomik arıza veya bir “sonuç” değil, aynı zamanda bir maliye politikası enstrümanına dönüşmüş; adeta yönetilen bir “süreç” hâline gelmiştir. Enflasyon, kamu gelirlerini artıran sistematik bir araç hâline gelirken, geniş halk kesimlerinin reel ücretleri sabit kalmakta; böylece vatandaş, görünmeyen bir vergi yükünü sessizce taşımaktadır. Özellikle sabit gelirli kesimler, bu örtük maliye politikası aracılığıyla reel gelir kaybına uğramakta ve dolaylı yoldan devletin vergi gelirlerini finanse etmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye’de enflasyon, teknik bir istikrarsızlık değil; büyüme hedefleri doğrultusunda sürdürülen kamu harcamalarının ve mali esnekliğin sistematik bir çıktısıdır. Üretim kapasitesini aşan genişleyici maliye politikaları, kamu harcamaları yoluyla enflasyonu körükler. Enflasyonun artması ise devletin dolaylı vergi gelirlerini yükselterek kamu gelirlerini artırır. Böylece enflasyon, fark edilmeden işleyen ve bütçe açıklarını kapatmaya yarayan örtük bir mekanizmaya dönüşür.

Bu çerçevede, enflasyonun kendisi, doğrudan bir finansman stratejisi olarak işlev görmektedir. Enflasyon, bu yapıda sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve ahlaki bir maliyet üretmektedir. Bu durum, vatandaşların reel gelirini eriterek kamu bütçesini güçlendiren, ancak sosyal adaleti zedeleyen örtük bir vergi düzenine işaret eder.

Sonuç: Enflasyon Bir Politika Aracı mıdır Yoksa Maliye Politikasının Sonucu Mu?

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon, sadece bir piyasa arızası değil; kontrolsüz popülist maliye politikalarının ve siyasi önceliklerin bir sonucudur. Mali disiplinsizlik ve gelir artırıcı yapısal reformlardan kaçınılma, enflasyonu rastlantısal bir sonuç olmaktan öteye taşıyarak yönetilen bir araca dönüştürüyor; devletin bilinçli bir örtük bir finansman stratejisi haline getiriyor.

Bu bağlamda enflasyon, sadece fiyat istikrarını bozan teknik bir ekonomik olgu olmaktan çıkar; devletin örtülü biçimde kullandığı mali bir araç hâlini alır. Fiyatlar genel seviyesinin sürekli artırılması yoluyla, halkın sırtına görünmeyen bir vergi yükü bindirilir. Sabit ve dar gelirli kesimler bu süreçte sessizce erirken; kamu gelirleri artırılmakta, bütçe açıkları ise toplumdan saklı bir biçimde fark ettirilmeden kapatılmaktadır. Devlet, doğrudan vergiler ya da açık bütçe politikalarıyla elde edemeyeceği kaynaklara, enflasyon vasıtasıyla sessizce ulaşmakta; böylece geniş halk kesimlerinin refahı, şeffaf olmayan bir maliyetle zayıflatılmaktadır.

Bu stratejik yönelim yalnızca ekonomik dengesizlik üretmekle kalmaz; aynı zamanda gelir dağılımını bozar, toplumsal adaleti zedeler ve uzun vadede sürdürülebilir kalkınmayı tehdit eden yapısal bir riske dönüşür.

Enflasyon Sadece Ekonomik mi?

Bu yönüyle enflasyon yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur. Zira kamu maliyesinde şeffaflık ve adalet ilkeleri temel alınmalıdır. Oysa enflasyon yoluyla yapılan dolaylı vergilendirme ise bu ilkeleri ihlal eder; vergi toplamanın meşruiyetini ve sorumluluğunu halktan gizler, onu sessizce ve yaygın biçimde uygulayarak halkın cebinden sessiz bir servet transferine zemin hazırlar. Bu durum, özellikle sabit gelirli aileler ve orta sınıf açısından adaletsizliğin derinleşmesine neden olurken, devlete görünmez bir servet aktarım mekanizması sağlamaktadır.

Türkiye örneğinde olduğu gibi, dolaylı vergilerin yüksekliği, para arzının siyasi hedeflerle genişletilmesi ve merkez bankası bağımsızlığının zayıflaması, enflasyonu yalnızca bir sonuç olmaktan çıkararak, yönetilen bir araca dönüştürmüştür. Bu nedenle, enflasyonla mücadele yalnızca para politikalarının konusu değil; aynı zamanda mali disiplinin yeniden tesisinin, ekonomik yönetişimin şeffaflaşmasının ve sorumlu kamu yönetiminin temel bir parçasıdır.

Çözüm Yolu

Enflasyonla mücadele sadece merkez bankasının alacağı faiz kararlarına indirgenemez. Enflasyonla mücadele, sadece faiz kararlarına indirgenemez. Kalıcı çözüm için:

  • Mali Disiplin: Kamu harcamaları üretim kapasitesiyle uyumlu olmalı, bütçe açıkları şeffaf yönetilmeli.
  • Merkez Bankası Bağımsızlığı: Para politikaları siyasi etkilerden arındırılmalı, fiyat istikrarı öncelik olmalı.
  • Vergi Reformu: Dolaylı vergilere bağımlılık azaltılmalı, adil bir vergi sistemi kurulmalı.
  • Şeffaf Yönetim: Varlık Fonu gibi mekanizmalar denetlenmeli, kamu maliyesi hesap verebilir olmalı.
  • Yapısal Reformlar: Eğitim, tarım, teknoloji ve verimlilik odaklı gelir artırıcı reformlar, uzun vadeli büyümeyi desteklemeli.

Ekonomik istikrar ve toplumsal adaletin temini, ancak maliye ve para politikalarının birbirini tamamlayan, bağımsız, tutarlı ve sorumlu bir şekilde uygulanmasıyla mümkündür.

Neticede, enflasyonun yalnızca teknik bir sorun ve sonuç değil, gelişmekte olan ülkelerde uygulanan maliye ve para politikalarının diğer bir ifade ile mali gevşekliğin ve siyasi tercihlerin stratejik bir çıktısı, doğrudan bir yansımasıdır. Bu tür örtülü finansman modelleri kısa vadeli rahatlama sağlasa da uzun vadede gelir adaletini bozar, toplumsal güveni zedeler ve kurumsal yapıları aşındırır. Bu nedenle, enflasyonla mücadele yalnızca iktisadi bir hedef değil, aynı zamanda ahlaki ve yönetsel bir sorumluluktur. Kalıcı ve adil çözümler, ancak kamu yönetiminde şeffaflık, mali sorumluluk ve yapısal kararlılıkla mümkün olabilir.  

Aksi hâlde enflasyon, bir “piyasa arızası” olmanın ötesinde, görünmeyen bir el gibi halkın cebinden sessizce servet transfer eden bir mekanizma olarak işlemeye devam edecek; ekonomik sistemi aşındırırken, toplumsal güveni ve adalet duygusunu da zayıflatacaktır.

Swap Anlaşmaları ve Makroekonomik Denge

Dr. Murat Ergüven | Ekonomi & Finans 

TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI GÜVEN ARAYIŞI

Türkiye, son yıllarda yüksek enflasyon, döviz kuru dalgalanmaları ve dış finansman ihtiyacı gibi makroekonomik zorluklarla mücadele ederken, uluslararası piyasalarda güven tesis etmek için önemli politika değişikliklerine gitti. Özellikle 2023’ten itibaren Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), “geleneksel olmayan” politikaları terk ederek sıkı para politikasına geçiş yaptı. Bu kapsamda faiz artırımları, swap anlaşmaları ve rezerv yönetimi öne çıkan stratejiler oldu. Bu makalede, Türkiye’nin ekonomik istikrar arayışını, TCMB’nin politika faizi kararlarının etkilerini ve swap anlaşmalarının dış şoklara karşı sağladığı likidite tamponunu analiz ediyoruz. Ayrıca, faiz-enflasyon-döviz kuru-büyüme arasındaki karmaşık ilişkiyi güncel veriler ve ekonomik teoriyle açıklıyoruz.

  1. Uluslararası Güven İnşası: Sıkı Para Politikası ve Swap Anlaşmaları

Türkiye, 2023’ten itibaren ekonomik politikalarında “ortodoks” bir yaklaşıma yönelerek “rasyonaliteye dönüş” olarak adlandırılabilecek köklü bir politika değişikliğiyle, uluslararası yatırımcıların güvenini kazanmaya odaklandı. Bu yeni dönemde iki temel strateji öne çıktı:

  • Sıkı Para Politikası ve Agresif Faiz ArtırımlarıTCMB, Haziran 2023’te politika faizini %8,5’ten Ocak 2024’te %50’ye yükselterek enflasyonla mücadelede agresif bir hamle yaptı. Bu adımlar hem iç piyasalarda hem de küresel yatırımcılar nezdinde ekonomik ciddiyetin göstergesi oldu. TÜFE enflasyonu, 2023’te %64,8’den 2024 Temmuz’da %61,8’e geriledi (TÜİK). USD/TRY kuru, 2023’te 29,5’ten 2024 Temmuz’da 33,2’ye kontrollü bir artış gösterdi. Reel faiz, 2024 Temmuz itibarıyla pozitif bölgeye geçti (yaklaşık %10).
  • Swap Anlaşmaları ile Finansal Tampon Oluşturma: Swap anlaşmaları, TCMB’nin döviz rezervlerini artırdı ve likidite sağlama kapasitesini güçlendirdi. Bu anlaşmalar doğrudan ekonomik göstergeleri değiştirmese de Çin, Katar, Güney Kore ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile yapılan mutabakatlar piyasalara “Türkiye likidite sorunu yaşamaz” mesajı vererek spekülatif atakları caydırdı. Meselâ, 2023 yılında Çin ile yenilenen 6 milyar dolarlık, BAE ile 5 milyar dolarlık ve Katar ile 5 milyar dolarlık swap anlaşmaları Türkiye’nin dış finansman ihtiyacına karşı bir tampon oluşturdu ve rezerv algısını güçlendirdi. Ancak, swapların borç niteliği taşıması ve genellikle 1-3 yıl vadeli olması, bu mekanizmanın sürdürülebilirliği için yapısal reformların önemini ortaya koyuyor. Türkiye, döviz rezervlerini güçlendirmek için önemli ülkelerle swap anlaşmaları imzaladı.

Tablo 1: Türkiye’nin Swap Anlaşmaları (2023-2025)

ÜlkeTutar (Milyar $)Anlaşma TarihiVade SüresiEtkisi
Çin6Haziran 20263 yılRezerv algısını güçlendirdi
Katar5Ekim 20252 yılKısa vadeli likidite
BAE5Mart 20273 yılEnerji ticareti kolaylığı
Güney Kore2Temmuz 20241 yılLikidite desteği

  1. TCMB’nin Faiz Artırımları: Enflasyonla Mücadele ve Yan Etkiler

TCMB’nin faiz artırımları, üç temel hedefe odaklanıyor:

  • Enflasyonu kontrol altına almak: Yüksek faiz, tüketici talebini azaltarak fiyat artışlarını frenlemeyi amaçlar.
  • Döviz kuru oynaklığını azaltmak: Faiz artışı, Türk lirasına talebi artırarak döviz talebini düşürür ve kuru stabilize eder. Böylelikle spekülatif atakların önüne geçilir.
  • Türk lirasına güveni artırmak: Daha faiz yüksek getirisi, yerli ve (özellikle) yabancı yatırımcıların TL talebini artırır. Türk lirasını destekler.

Meselâ, 2023’te TCMB’nin faiz artırımları sonrası USD/TRY kuru bir süre 26-28 bandında stabilize oldu, bu da ithalat maliyetlerini bir miktar düşürerek enflasyon baskısını hafifletti.  Ancak, 2024 Temmuz’da politika faizi %50 iken enflasyon %61,8 seviyesinde kalmaya devam etti. Yüksek faizlerin yan etkileri de belirginleşti: Kredi maliyetleri artarken, otomobil ve konut gibi sektörlerde talep daraldı. Bu, ekonomik büyümeyi baskıladı; 2024’te büyüme oranı %4,5’ten %3,5’e geriledi (tahmini). Kısa vadede işsizlik riski artsa da uzun vadede sürdürülebilir bir ekonomi için bu yavaşlama gerekli görülüyor.

  1. Faiz, Enflasyon ve Döviz Kuru Dengesi: Teori ve Türkiye Gerçeği

Makroekonomik teoriye göre, faiz artırımları enflasyonu düşürür çünkü:

  • Faiz artışı tüketimi kısıp fiyat baskısını hafifletir.
  • Yerli para değer kazanır, ithalat maliyetleri düşer ve enflasyon geriler.

Türkiye’de ise bu mekanizma tam olarak işlemiyor. Enflasyonun 2025 başında %20-25 bandında seyretmesi bekleniyor (TCMB tahmini). Bunun nedeni, enflasyonun büyük ölçüde “maliyet kaynaklı” olması (meselâ, enerji ve gıda fiyatları) ve enflasyon beklentilerinin yüksek seyretmesi. Meselâ, enerji ithalatına bağımlı olan Türkiye’de, küresel petrol fiyatlarındaki bir artış doğrudan enflasyonu körüklüyor. Ayrıca, jeopolitik riskler ve iç politik belirsizlikler, döviz kuru üzerinde baskı oluşturuyor. TCMB’nin rezerv yönetimi ve sermaye girişleriyle desteklenen kur istikrarı, bu baskıyı bir miktar hafifletse de yapısal sorunlar nedeniyle kalıcı bir çözüm sunmuyor.

  1. Büyüme Baskısı: Yüksek Faizlerin Ekonomik Maliyeti

Yüksek faiz oranları, ekonomik büyümeyi yavaşlatarak Türkiye gibi büyüme odaklı ekonomilerde önemli bir baskı unsuru oluşturuyor. Türkiye’nin genç nüfusu, yüksek iş gücü arzı ve kronik cari açığı, ekonominin yüksek büyüme oranlarına bağımlı olmasına neden oluyor. Meselâ, 2020’li yıllarda Türkiye, iç talebi canlandıran kredi genişlemeleriyle %5-7 büyüme oranları yakaladı. Ancak, bu model cari açığı büyüttü ve enflasyonu tetikledi.

2023 sonrası sıkı para politikası, büyümeyi %3-4 bandına çekti. Bu, uzun vadede daha sürdürülebilir bir ekonomi için gerekli olsa da kısa vadede işsizlik ve sosyal huzursuzluk risklerini artırıyor. Hükümet, bu baskıyı hafifletmek için mali politikada genişlemeci adımlar atabilir (meselâ, asgari ücret artışları veya sosyal yardımlar). Ancak, bu tür adımlar enflasyon hedeflerini zorlaştırabilir, bu da TCMB’nin faiz politikasında daha uzun süre sıkı durmasını gerektirebilir.

  1. Swap Anlaşmalarının İkili Yüzü: Kısa Vadeli Rahatlama, Uzun Vadeli Sorular

Swap anlaşmaları, TCMB’nin rezervlerini güçlendirerek kısa vadeli likidite ve güven sağlıyor.

Swapların etkisini şu şekilde formüle edebiliriz:

  • Döviz rezervlerini güçlendirir: Swaplar, TCMB’nin brüt rezervlerini artırır ve uluslararası güveni pekiştirir.
  • Döviz kuru baskısını azaltır: Kur istikrarı, ithalat maliyetlerini düşürerek enflasyonu frenler.
  • Enflasyon beklentilerini iyileştirir: Daha düşük beklentiler, TCMB’nin faiz artırımlarında daha ölçülü davranmasını sağlar.
  • Büyüme baskısını hafifletir: Faizlerin daha az agresif artması, ekonomik büyümeyi destekler.

Meselâ, 2023’te brüt rezervler 143,2 milyar USD’den 146,5 milyar USD’ye yükseldi; net rezervler (swap hariç) ise -60 milyar USD’den -35,4 milyar USD’ye toparlandı. Bu iyileşme, Çin, Katar ve BAE ile yapılan swap anlaşmalarının sağladığı 21 milyar USD’lik girişle desteklendi. Özellikle, 2023’te Çin ile yenilenen 6 milyar USD’lik swap anlaşması, USD/TRY kuru üzerindeki spekülatif baskıyı hafifleterek enflasyonla mücadelede dolaylı bir katkı sağladı.

brüt rezervler

Kaynak: TCMB, 2024. TCMB’nin brüt rezervleri 2023’te artarken, net rezervler hâlâ kırılgan. Swap anlaşmaları kısa vadeli rahatlama sağlıyor.

Ancak, swap anlaşmalarının sınırları da var. Bu anlaşmalar genellikle kısa bir çözüm sunuyor ve yapısal sorunlara yanıt vermiyor, vadesi dolduğunda yenilenmezse rezerv algısı zayıflayabilir. Meselâ, 2025’te Çin swapının yenilenmemesi durumunda rezervlerde 6 milyar USD’lik bir düşüş riski bulunuyor. Ayrıca, swaplar brüt rezervleri artırırken, net rezervler (swap hariç) hâlâ düşük seviyelerde. 2024 sonu itibarıyla net rezervlerin 20 milyar USD civarında olduğu tahmin ediliyor, bu da dış finansman ihtiyacına karşı kırılganlığı gösteriyor. Swap girişlerinin doğrudan yabancı yatırımlara (FDI) kıyasla yüksek olması da dikkat çekiyor: 2023’te swap girişleri 21 milyar USD iken, doğrudan yabancı yatırımlar (FDI) sadece 8,2 milyar USD seviyesinde kaldı (TCMB verileri). Bu da Türkiye’nin uluslararası yatırımcılar nezdinde henüz kalıcı bir güven inşa edemediğini ve swap gibi kısa vadeli enstrümanlarla rezerv pozisyonunu desteklemek zorunda kaldığını gösteriyor.

Bu noktada swap anlaşmalarının ikili yüzü daha net biçimde ortaya çıkıyor:

  • Kısa vadede piyasa güveni ve likidite sağlarken,
  • Uzun vadede yapısal reformlar ve kalıcı sermaye girişi olmadan sürdürülebilirlik riski oluşturuyor.

Özetle, swaplar geçici bir “köprü finansman” işlevi görüyor; esas hedef ise doğrudan yabancı yatırımları artırmak, cari açığı azaltmak ve net rezervleri swap dışı kalemlerle güçlendirmek olmalıdır.

Avantajlar:

  • Piyasalara “dış finansman sorunu yok” mesajı verir.
  • Spekülatif döviz ataklarını engeller.

Riskler:

  • Kısa vadeli borç yükü oluşturur.
  • Net rezervler artmaz, sadece brüt rezervler şişer.
  • Vade sonunda yenilenmezse güven erozyonu yaşanabilir.

Tablo 2: Swap Girişleri ve FDI Karşılaştırması (2023-2025) 

YılSwap Girişleri (Milyar USD)FDI (Milyar USD)
202321.08.2
202415.0 (tahmini)10.0 (tahmini)
202510.0 (tahmini)12.0 (tahmini)

Kaynak: TCMB ve varsayımsal tahminler

  1. Türkiye’nin Makroekonomik Denge Arayışı

Swap anlaşmaları ve faiz artırımları, kısa vadeli bir “yangın söndürme” işlevi görse de kalıcı istikrar için yangını başlamadan önleyecek yapısal reformlar şarttır.

Türkiye, 2023’ten itibaren başlattığı sıkı para politikası ve swap temelli rezerv güçlendirme stratejisi ile uluslararası piyasalarda güven tesisinde önemli bir mesafe kat etti. Ancak bu kazanımların kalıcı olabilmesi için aşağıdaki yapısal adımların atılması büyük önem taşıyor:

  • Enflasyon beklentilerini kalıcı biçimde kırmak: Sadece faiz artırımları değil, etkin bir para politikası iletişimi ve merkez bankası kredibilitesinin güçlendirilmesi gerekmektedir.
  • Cari açığın daraltılması: İhracatın çeşitlendirilmesi ve enerji ithalatına bağımlılığın azaltılması, dış dengeyi destekleyecektir.
  • İhracat Odaklı Büyüme: İhracatın artırılması, cari açığın azaltılmasına ve rezerv birikiminin güçlenmesine katkı sağlar. Nitekim, 2024’te Avrupa’ya ihracattaki %10’luk artış rezervlere olumlu yansımıştır.
  • Doğrudan Yabancı Yatırım (FDI): Hukukun üstünlüğü, şeffaf kurumlar ve öngörülebilir politikalar, FDI girişlerini artırarak swap bağımlılığını azaltabilir. Meselâ, Almanya’nın 2000’li yıllarda uyguladığı ihracata dayalı büyüme modeli, cari fazla ve güçlü rezerv birikimi ile sonuçlanmıştır. Türkiye de benzer bir stratejiyle sürdürülebilir rezerv artışı sağlayabilir.
  • Enerji ve Tarım Bağımlılığını Azaltmak: Yenilenebilir enerji yatırımları, teknoloji odaklı sanayi politikaları ve tarımsal üretkenliğin artırılması hem enerji hem de gıda bağımlılığını azaltarak maliyet enflasyonunu frenleyebilir.
  • Mali Disiplini Korumak: Para ve maliye politikalarının eşgüdüm içinde olması; kamu harcamalarının kontrollü bir çerçevede yürütülmesi şarttır.
  • Swaplara Aşırı Bağımlılığı Azaltmak: Swap yerine kalıcı ve sürdürülebilir kaynakların ön plana çıkarılması hedeflenmelidir.

Sonuç: Kalıcı Güven için Yapısal Reformlar Şart

Türkiye’nin uluslararası güven arayışı, TCMB’nin faiz artırımları ve swap anlaşmalarıyla desteklenen bir stratejiye dayanıyor. Bu adımlar, kısa vadede döviz kuru istikrarı sağlarken, enflasyon beklentilerini iyileştiriyor ve ekonomik büyümeyi dengelemeye katkı veriyor.

Ancak swap anlaşmaları gibi geçici çözümler, yalnızca bir “nefes alma” aracı olarak işlev görüyor. Brüt rezervleri artırırken, net rezervlerin kırılganlığı ve swapların borç niteliği, uzun vadeli risklerin göz ardı edilmesini imkânsız kılıyor.

Kalıcı güvenin sağlanabilmesi için:

  • Mali disiplinin korunması,
  • Net rezervlerin swaplardan arındırılarak güçlendirilmesi ve
  • Kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesi
kritik önemdedir.

Hukukun üstünlüğü, şeffaf kurumlar, ihracata dayalı büyüme, enerji bağımlılığını azaltacak politikalar ve cari açığı daraltacak yapısal adımlar, uluslararası sermaye girişlerini artırarak swaplara olan ihtiyacı azaltabilir.

Türkiye, bu reformları hayata geçirebilirse, geçici çözümlerden kalıcı başarılara ulaşabilir ve hem yurt içinde hem de uluslararası piyasalarda daha güvenilir bir konuma yükselebilir.

Türkiye ekonomisinin “yüksek faiz–yüksek enflasyon–yüksek kur” döngüsünden çıkıp daha sağlıklı bir makroekonomik dengeye ulaşması hem para politikasındaki sıkı duruşun hem de kapsamlı yapısal reformların eşzamanlı ve kararlı bir şekilde yürütülmesine bağlıdır.

Aksi hâlde, swap destekli geçici başarılar, yalnızca kısa vadeli krizleri ötelemekten öteye geçemeyecek ve kalıcı bir istikrar sağlanamayacaktır.

TCMB-Kazakistan Swap Anlaşması ve Ekonomik Etkileri Neler? 

Dr. Murat Ergüven | Ekonomi & Finans  

TCMB-KAZAKİSTAN SWAP ANLAŞMASI VE EKONOMİK ETKİLERİ NELER? 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 24 Nisan 2025 tarihinde Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Bankası ile 28 milyar TL veya 423 milyar Kazakistan tengesi değerinde bir ikili para takası (swap) anlaşması imzaladı. Bu anlaşma, TCMB’nin 2018 sonrası swap portföyünü 28,7 milyar USD’ye çıkarırken, swap anlaşmalarının Türkiye ekonomisi üzerindeki kısa ve uzun vadeli etkilerini yeniden tartışmaya açtı. Bu makale, TCMB’nin son swap anlaşmasını, mevcut ekonomik konjonktür ve 25 Nisan 2025 tarihli Para Politikası Kurulu (PPK) Toplantı Özeti ışığında değerlendirerek, swap stratejisinin finansal istikrar ve enflasyonla mücadele üzerindeki etkilerini analiz ediyor. Ayrıca, swap anlaşmalarının sürdürülebilirliğini artırmak ve yapısal reformlarla desteklemek için stratejik öneriler sunuyor. 

  1. Swap Anlaşmalarının Türkiye Ekonomisindeki Yeri 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), son yıllarda döviz rezervlerini güçlendirmek ve yerel para birimleri üzerinden ticareti teşvik etmek amacıyla swap anlaşmalarına yönelmiştir. 2018’de Katar ile başlayan bu süreç, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Güney Kore ve son olarak Kazakistan ile yapılan anlaşmalarla genişlemiştir. 24 Nisan 2025 tarihinde TCMB ile Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Bankası arasında imzalanan swap anlaşması, 28 milyar TL veya 423 milyar Kazakistan tengesi değerinde bir takas imkânı sağlamakta olup, 3 yıl süreyle geçerli olacak ve tarafların mutabakatıyla uzatılabilecektir. 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin brüt rezervlerini artırarak kısa vadeli likidite sağlama ve döviz kuru oynaklığını azaltma hedefiyle uygulanmaktadır. Ancak, net rezervlerin kırılganlığı, swapların borç niteliği ve vade sonunda yaratabileceği riskler, bu stratejinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini sorgulamaktadır. Bu makale, TCMB’nin son swap anlaşmasını ekonomik ve finansal dinamikler çerçevesinde ele alarak, swap stratejisinin avantajlarını ve sınırlılıklarını analiz edecek ve yapısal reformlarla desteklenmesi için öneriler sunacaktır. 

  1. TCMB’nin Kazakistan ile Swap Anlaşması: Detaylar ve Bağlam 

TCMB’nin Kazakistan ile imzaladığı swap anlaşması, 24 Nisan 2025 tarihinde Washington’da, TCMB Başkanı Dr. Fatih Karahan ve Kazakistan Merkez Bankası Başkanı Timur Suleimenov tarafından imza altına alınmıştır. Anlaşma, iki ülke arasında yerel para birimleri üzerinden ticareti kolaylaştırmayı ve finansal iş birliğini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Nominal olarak 28 milyar TL veya 423 milyar Kazakistan tengesi (yaklaşık 0,7 milyar USD) değerinde olan bu anlaşma, TCMB’nin mevcut swap portföyüne eklenerek toplam swap hacmini 28,7 milyar USD’ye çıkarmıştır. 

  1. 1. TCMB’nin Mevcut Swap Portföyü 

TCMB’nin 2018 sonrası swap anlaşmaları şu şekildedir: 

  • Katar: 15 milyar USD 
  • Çin: 6 milyar USD 
  • BAE: 5 milyar USD (2,7 milyar USD kullanıldı ve geri ödendi) 
  • Güney Kore: 2 milyar USD 
  • Kazakistan: 0,7 milyar USD (2025 anlaşması) 
  • Toplam: 28,7 milyar USD (Kullanımda: 19,7 milyar USD) 
  1. 2. Anlaşmanın Ekonomik Bağlamı 

Kazakistan ile yapılan swap anlaşması, TCMB’nin rezervlerini artırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Ancak, 25 Nisan 2025 tarihli PPK Toplantı Özeti’ne göre, TCMB’nin brüt rezervleri 22,4 milyar USD azalarak 147,5 milyar USD’ye gerilemiştir. Net rezervlerin ise hâlâ negatif bölgede (-35,4 milyar USD civarında) olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum, swap anlaşmalarının brüt rezervleri artırırken net rezervlerin kırılganlığını çözmediğini göstermektedir. Ayrıca, TL’nin 1 ay vadeli kur oynaklığının %18,9’a yükselmesi ve Türkiye’nin 5 yıllık CDS priminin 343 baz puana çıkması, piyasalardaki belirsizlik ve risk algısının devam ettiğini işaret etmektedir. 

  1. Swap Anlaşmalarının Finansal ve Ekonomik Etkileri 
  1. 1. Kısa Vadeli Avantajlar 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin brüt rezervlerini artırarak döviz likiditesi sağlama ve piyasalara güven sinyali verme konusunda etkili bir araçtır. Kazakistan ile yapılan anlaşma, özellikle yerel para birimleri üzerinden ticareti teşvik ederek döviz kuru baskısını azaltabilir. PPK özetinde belirtildiği üzere, swap kaynaklı likidite artışı, yurt içi talebin güçlü seyretmesine katkıda bulunmuş, ancak bu durum enflasyon üzerinde yukarı yönlü bir baskı yaratmıştır. 

  1. 2. Uzun Vadeli Riskler ve Sınırlılıklar 

Swap anlaşmalarının borç niteliği taşıması ve genellikle 1-3 yıl vadeli olması, vade sonunda yenilenmemesi durumunda rezervler üzerinde ciddi bir baskı yaratabilir. Ayrıca, net rezervlerin negatif seyri, TCMB’nin döviz rezervlerini kalıcı olarak artırma konusunda yapısal bir çözüm üretmediğini göstermektedir. PPK özetinde, hanehalkı enflasyon beklentilerinin %59,3’te sabit kalması, TCMB’nin iletişim politikalarının halk nezdinde güven oluşturmakta yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, swap anlaşmalarının sağladığı kısa vadeli rahatlamanın, uzun vadeli güven ve istikrar sağlamada sınırlı kaldığını göstermektedir. 

  1. 3. Enflasyon ve Talep Üzerindeki Etkiler 

PPK özetine göre, yurt içi talep ilk çeyrekte öngörülenden yüksek seyretmiş, ancak ivme kaybetmeye başlamıştır. Swap anlaşmaları yoluyla sağlanan likidite, tüketim talebini artırarak enflasyonu körüklemiş; Mart 2025’te yıllık enflasyon %38,1’e gerilese de, gıda fiyatlarındaki artış (taze sebze-meyve ve et ürünleri) enflasyon üzerindeki baskıyı sürdürmüştür. TCMB’nin politika faizini 17 Nisan 2025’te %46’ya yükseltmesi, enflasyonu kontrol altına almada sınırlı bir etki yaratmıştır. 

  1. Swap Stratejisinin Sürdürülebilirliği ve Yapısal Reform İhtiyacı 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin rezerv yönetiminde önemli bir araç olsa da, bu stratejinin sürdürülebilirliği birkaç temel soruna bağlıdır. İlk olarak, swapların borç niteliği, vade sonunda yenilenmeme riskini beraberinde getirmektedir. İkinci olarak, net rezervlerin negatif seyri, TCMB’nin dış finansman kırılganlığını çözemediğini göstermektedir. Üçüncü olarak, swap anlaşmalarının sağladığı likidite, yapısal reformlarla desteklenmezse, enflasyonist baskıları artırarak dezenflasyon sürecini baltalayabilir. 

  1. 1. Yapısal Reform Önerileri 
  • Net Rezervlerin Güçlendirilmesi: Swap anlaşmalarına bağımlılığı azaltmak için TCMB, ihracata dayalı büyüme modeli ve doğrudan yabancı yatırımları teşvik eden politikalarla net rezervleri artırmalıdır. Örneğin, Almanya’nın 2000’li yıllarda ihracata dayalı büyüme modeli, cari fazla ve güçlü rezerv birikimiyle sonuçlanmıştır; Türkiye benzer bir stratejiyi benimseyebilir. 
  • Gıda Enflasyonuna Müdahale: Gıda fiyatlarındaki artış, enflasyonun ana sürücülerinden biridir. Tarımsal üretim ve tedarik zincirindeki yapısal sorunları çözmek için tarım reformları ve lojistik altyapı yatırımları yapılmalıdır. 
  • TCMB’nin İletişim Politikası: Hanehalkı enflasyon beklentilerinin yüksek seyretmesi, TCMB’nin güvenilirlik sorununa işaret etmektedir. TCMB, şeffaf ve proaktif bir iletişim politikası benimseyerek halkın ve piyasaların dezenflasyon sürecine olan inancını güçlendirmelidir. 
  • Maliye Politikasıyla Eşgüdüm: PPK özetinde vurgulanan maliye politikasıyla eşgüdüm, TCMB’nin bağımsızlığını zedelemeden uygulanmalıdır. Kamu harcamalarının disipline edilmesi ve yapısal reformlarla desteklenmesi, swap anlaşmalarının etkisini artırabilir. 
  1. 2. Swap Stratejisine Yönelik Öneriler 
  • Çeşitlendirme: TCMB, swap anlaşmalarını çeşitlendirerek riski dağıtmalıdır. Örneğin, Kazakistan ile yapılan anlaşma, daha küçük ölçekli bir adımdır; ancak Avrupa veya Latin Amerika ülkeleriyle yeni anlaşmalar, portföyü daha dengeli hale getirebilir. 
  • Uzun Vadeli Anlaşmalar: Swap anlaşmalarının vadeleri, 3 yıldan daha uzun süreli olacak şekilde müzakere edilmelidir. Bu, vade sonu risklerini azaltabilir. 
  • Yerel Para Kullanımını Artırma: Swap anlaşmaları, yerel para birimleri üzerinden ticareti artırmak için daha etkin kullanılmalıdır. Örneğin, Kazakistan ile yapılan anlaşma, Türk firmalarının tengede ithalat yapmasını teşvik edebilir; bu, döviz talebini azaltarak kur baskısını hafifletebilir. 

5. Swap Anlaşmalarının İkili Yüzü ve Gelecek Perspektifi 

TCMB’nin Kazakistan ile yaptığı son swap anlaşması, kısa vadeli likidite sağlama ve yerel para birimleri üzerinden ticareti teşvik etme açısından olumlu bir adımdır. Ancak, swap anlaşmalarının borç niteliği, net rezervlerdeki kırılganlık ve enflasyon üzerindeki dolaylı etkiler, bu stratejinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini sınırlamaktadır. PPK özetinde belirtildiği üzere, TCMB’nin brüt rezervleri 147,5 milyar USD’ye gerilemiş, TL’nin kur oynaklığı %18,9’a yükselmiş ve CDS primi 343 baz puana çıkmıştır; bu, swap stratejisinin yapısal reformlarla desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin rezerv yönetiminde geçici bir çözüm sunabilir, ancak kalıcı finansal istikrar için yapısal reformlar şarttır. Net rezervlerin artırılması, gıda enflasyonuna yönelik çözümler, TCMB’nin iletişim politikalarının güçlendirilmesi ve maliye politikasıyla eşgüdüm, swap stratejisinin etkisini artırabilir. Türkiye, swap anlaşmalarını bir köprü olarak kullanmalı, ancak uzun vadeli hedeflerini ihracata dayalı büyüme ve doğrudan yabancı yatırımlarla desteklemelidir. Bu yaklaşım hem finansal istikrarı güçlendirecek hem de swap anlaşmalarının ikili yüzünü (kısa vadeli rahatlama, uzun vadeli riskler) dengeleyecektir. 


Kaynakça 

  • Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (2025). Para Politikası Kurulu Toplantı Özeti (DUY2025-28). 
  • Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (2025). Basın Duyurusu: Kazakistan ile Swap Anlaşması. 
  • Anadolu Ajansı (2025). TCMB ile Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Bankası Swap Anlaşması Yaptı.