DR. MURAT ERGÜVEN
TCMB-Kazakistan Swap Anlaşması ve Ekonomik Etkileri Neler? 

Dr. Murat Ergüven | Ekonomi & Finans  

TCMB-KAZAKİSTAN SWAP ANLAŞMASI VE EKONOMİK ETKİLERİ NELER? 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 24 Nisan 2025 tarihinde Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Bankası ile 28 milyar TL veya 423 milyar Kazakistan tengesi değerinde bir ikili para takası (swap) anlaşması imzaladı. Bu anlaşma, TCMB’nin 2018 sonrası swap portföyünü 28,7 milyar USD’ye çıkarırken, swap anlaşmalarının Türkiye ekonomisi üzerindeki kısa ve uzun vadeli etkilerini yeniden tartışmaya açtı. Bu makale, TCMB’nin son swap anlaşmasını, mevcut ekonomik konjonktür ve 25 Nisan 2025 tarihli Para Politikası Kurulu (PPK) Toplantı Özeti ışığında değerlendirerek, swap stratejisinin finansal istikrar ve enflasyonla mücadele üzerindeki etkilerini analiz ediyor. Ayrıca, swap anlaşmalarının sürdürülebilirliğini artırmak ve yapısal reformlarla desteklemek için stratejik öneriler sunuyor. 

  1. Swap Anlaşmalarının Türkiye Ekonomisindeki Yeri 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), son yıllarda döviz rezervlerini güçlendirmek ve yerel para birimleri üzerinden ticareti teşvik etmek amacıyla swap anlaşmalarına yönelmiştir. 2018’de Katar ile başlayan bu süreç, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Güney Kore ve son olarak Kazakistan ile yapılan anlaşmalarla genişlemiştir. 24 Nisan 2025 tarihinde TCMB ile Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Bankası arasında imzalanan swap anlaşması, 28 milyar TL veya 423 milyar Kazakistan tengesi değerinde bir takas imkânı sağlamakta olup, 3 yıl süreyle geçerli olacak ve tarafların mutabakatıyla uzatılabilecektir. 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin brüt rezervlerini artırarak kısa vadeli likidite sağlama ve döviz kuru oynaklığını azaltma hedefiyle uygulanmaktadır. Ancak, net rezervlerin kırılganlığı, swapların borç niteliği ve vade sonunda yaratabileceği riskler, bu stratejinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini sorgulamaktadır. Bu makale, TCMB’nin son swap anlaşmasını ekonomik ve finansal dinamikler çerçevesinde ele alarak, swap stratejisinin avantajlarını ve sınırlılıklarını analiz edecek ve yapısal reformlarla desteklenmesi için öneriler sunacaktır. 

  1. TCMB’nin Kazakistan ile Swap Anlaşması: Detaylar ve Bağlam 

TCMB’nin Kazakistan ile imzaladığı swap anlaşması, 24 Nisan 2025 tarihinde Washington’da, TCMB Başkanı Dr. Fatih Karahan ve Kazakistan Merkez Bankası Başkanı Timur Suleimenov tarafından imza altına alınmıştır. Anlaşma, iki ülke arasında yerel para birimleri üzerinden ticareti kolaylaştırmayı ve finansal iş birliğini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Nominal olarak 28 milyar TL veya 423 milyar Kazakistan tengesi (yaklaşık 0,7 milyar USD) değerinde olan bu anlaşma, TCMB’nin mevcut swap portföyüne eklenerek toplam swap hacmini 28,7 milyar USD’ye çıkarmıştır. 

  1. 1. TCMB’nin Mevcut Swap Portföyü 

TCMB’nin 2018 sonrası swap anlaşmaları şu şekildedir: 

  • Katar: 15 milyar USD 
  • Çin: 6 milyar USD 
  • BAE: 5 milyar USD (2,7 milyar USD kullanıldı ve geri ödendi) 
  • Güney Kore: 2 milyar USD 
  • Kazakistan: 0,7 milyar USD (2025 anlaşması) 
  • Toplam: 28,7 milyar USD (Kullanımda: 19,7 milyar USD) 
  1. 2. Anlaşmanın Ekonomik Bağlamı 

Kazakistan ile yapılan swap anlaşması, TCMB’nin rezervlerini artırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Ancak, 25 Nisan 2025 tarihli PPK Toplantı Özeti’ne göre, TCMB’nin brüt rezervleri 22,4 milyar USD azalarak 147,5 milyar USD’ye gerilemiştir. Net rezervlerin ise hâlâ negatif bölgede (-35,4 milyar USD civarında) olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum, swap anlaşmalarının brüt rezervleri artırırken net rezervlerin kırılganlığını çözmediğini göstermektedir. Ayrıca, TL’nin 1 ay vadeli kur oynaklığının %18,9’a yükselmesi ve Türkiye’nin 5 yıllık CDS priminin 343 baz puana çıkması, piyasalardaki belirsizlik ve risk algısının devam ettiğini işaret etmektedir. 

  1. Swap Anlaşmalarının Finansal ve Ekonomik Etkileri 
  1. 1. Kısa Vadeli Avantajlar 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin brüt rezervlerini artırarak döviz likiditesi sağlama ve piyasalara güven sinyali verme konusunda etkili bir araçtır. Kazakistan ile yapılan anlaşma, özellikle yerel para birimleri üzerinden ticareti teşvik ederek döviz kuru baskısını azaltabilir. PPK özetinde belirtildiği üzere, swap kaynaklı likidite artışı, yurt içi talebin güçlü seyretmesine katkıda bulunmuş, ancak bu durum enflasyon üzerinde yukarı yönlü bir baskı yaratmıştır. 

  1. 2. Uzun Vadeli Riskler ve Sınırlılıklar 

Swap anlaşmalarının borç niteliği taşıması ve genellikle 1-3 yıl vadeli olması, vade sonunda yenilenmemesi durumunda rezervler üzerinde ciddi bir baskı yaratabilir. Ayrıca, net rezervlerin negatif seyri, TCMB’nin döviz rezervlerini kalıcı olarak artırma konusunda yapısal bir çözüm üretmediğini göstermektedir. PPK özetinde, hanehalkı enflasyon beklentilerinin %59,3’te sabit kalması, TCMB’nin iletişim politikalarının halk nezdinde güven oluşturmakta yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, swap anlaşmalarının sağladığı kısa vadeli rahatlamanın, uzun vadeli güven ve istikrar sağlamada sınırlı kaldığını göstermektedir. 

  1. 3. Enflasyon ve Talep Üzerindeki Etkiler 

PPK özetine göre, yurt içi talep ilk çeyrekte öngörülenden yüksek seyretmiş, ancak ivme kaybetmeye başlamıştır. Swap anlaşmaları yoluyla sağlanan likidite, tüketim talebini artırarak enflasyonu körüklemiş; Mart 2025’te yıllık enflasyon %38,1’e gerilese de, gıda fiyatlarındaki artış (taze sebze-meyve ve et ürünleri) enflasyon üzerindeki baskıyı sürdürmüştür. TCMB’nin politika faizini 17 Nisan 2025’te %46’ya yükseltmesi, enflasyonu kontrol altına almada sınırlı bir etki yaratmıştır. 

  1. Swap Stratejisinin Sürdürülebilirliği ve Yapısal Reform İhtiyacı 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin rezerv yönetiminde önemli bir araç olsa da, bu stratejinin sürdürülebilirliği birkaç temel soruna bağlıdır. İlk olarak, swapların borç niteliği, vade sonunda yenilenmeme riskini beraberinde getirmektedir. İkinci olarak, net rezervlerin negatif seyri, TCMB’nin dış finansman kırılganlığını çözemediğini göstermektedir. Üçüncü olarak, swap anlaşmalarının sağladığı likidite, yapısal reformlarla desteklenmezse, enflasyonist baskıları artırarak dezenflasyon sürecini baltalayabilir. 

  1. 1. Yapısal Reform Önerileri 
  • Net Rezervlerin Güçlendirilmesi: Swap anlaşmalarına bağımlılığı azaltmak için TCMB, ihracata dayalı büyüme modeli ve doğrudan yabancı yatırımları teşvik eden politikalarla net rezervleri artırmalıdır. Örneğin, Almanya’nın 2000’li yıllarda ihracata dayalı büyüme modeli, cari fazla ve güçlü rezerv birikimiyle sonuçlanmıştır; Türkiye benzer bir stratejiyi benimseyebilir. 
  • Gıda Enflasyonuna Müdahale: Gıda fiyatlarındaki artış, enflasyonun ana sürücülerinden biridir. Tarımsal üretim ve tedarik zincirindeki yapısal sorunları çözmek için tarım reformları ve lojistik altyapı yatırımları yapılmalıdır. 
  • TCMB’nin İletişim Politikası: Hanehalkı enflasyon beklentilerinin yüksek seyretmesi, TCMB’nin güvenilirlik sorununa işaret etmektedir. TCMB, şeffaf ve proaktif bir iletişim politikası benimseyerek halkın ve piyasaların dezenflasyon sürecine olan inancını güçlendirmelidir. 
  • Maliye Politikasıyla Eşgüdüm: PPK özetinde vurgulanan maliye politikasıyla eşgüdüm, TCMB’nin bağımsızlığını zedelemeden uygulanmalıdır. Kamu harcamalarının disipline edilmesi ve yapısal reformlarla desteklenmesi, swap anlaşmalarının etkisini artırabilir. 
  1. 2. Swap Stratejisine Yönelik Öneriler 
  • Çeşitlendirme: TCMB, swap anlaşmalarını çeşitlendirerek riski dağıtmalıdır. Örneğin, Kazakistan ile yapılan anlaşma, daha küçük ölçekli bir adımdır; ancak Avrupa veya Latin Amerika ülkeleriyle yeni anlaşmalar, portföyü daha dengeli hale getirebilir. 
  • Uzun Vadeli Anlaşmalar: Swap anlaşmalarının vadeleri, 3 yıldan daha uzun süreli olacak şekilde müzakere edilmelidir. Bu, vade sonu risklerini azaltabilir. 
  • Yerel Para Kullanımını Artırma: Swap anlaşmaları, yerel para birimleri üzerinden ticareti artırmak için daha etkin kullanılmalıdır. Örneğin, Kazakistan ile yapılan anlaşma, Türk firmalarının tengede ithalat yapmasını teşvik edebilir; bu, döviz talebini azaltarak kur baskısını hafifletebilir. 

5. Swap Anlaşmalarının İkili Yüzü ve Gelecek Perspektifi 

TCMB’nin Kazakistan ile yaptığı son swap anlaşması, kısa vadeli likidite sağlama ve yerel para birimleri üzerinden ticareti teşvik etme açısından olumlu bir adımdır. Ancak, swap anlaşmalarının borç niteliği, net rezervlerdeki kırılganlık ve enflasyon üzerindeki dolaylı etkiler, bu stratejinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini sınırlamaktadır. PPK özetinde belirtildiği üzere, TCMB’nin brüt rezervleri 147,5 milyar USD’ye gerilemiş, TL’nin kur oynaklığı %18,9’a yükselmiş ve CDS primi 343 baz puana çıkmıştır; bu, swap stratejisinin yapısal reformlarla desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. 

Swap anlaşmaları, TCMB’nin rezerv yönetiminde geçici bir çözüm sunabilir, ancak kalıcı finansal istikrar için yapısal reformlar şarttır. Net rezervlerin artırılması, gıda enflasyonuna yönelik çözümler, TCMB’nin iletişim politikalarının güçlendirilmesi ve maliye politikasıyla eşgüdüm, swap stratejisinin etkisini artırabilir. Türkiye, swap anlaşmalarını bir köprü olarak kullanmalı, ancak uzun vadeli hedeflerini ihracata dayalı büyüme ve doğrudan yabancı yatırımlarla desteklemelidir. Bu yaklaşım hem finansal istikrarı güçlendirecek hem de swap anlaşmalarının ikili yüzünü (kısa vadeli rahatlama, uzun vadeli riskler) dengeleyecektir. 


Kaynakça 

  • Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (2025). Para Politikası Kurulu Toplantı Özeti (DUY2025-28). 
  • Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (2025). Basın Duyurusu: Kazakistan ile Swap Anlaşması. 
  • Anadolu Ajansı (2025). TCMB ile Kazakistan Cumhuriyeti Merkez Bankası Swap Anlaşması Yaptı. 
Enflasyon, Faiz ve Döviz Kuru Denkleminde Türkiye’nin Ekonomik Dengesi

Dr. Murat Ergüven | Ekonomi & Finans 

ENFLASYON, FAİZ VE DÖVİZ KURU DENKLEMİNDE TÜRKİYE’NİN EKONOMİK DENGESİ

18 Nisan 2025

Türkiye ekonomisi, uzun süredir çok boyutlu bir baskı altında yol almaya çalışıyor. Enflasyon, faiz oranları ve döviz kuru arasındaki hassas denge, yalnızca teknik araçlarla değil, aynı zamanda stratejik öngörü ve yapısal dönüşümle yönetilebilecek kadar karmaşık bir hâl aldı.

Türkiye ekonomisi, yüksek enflasyon, döviz kuru dengesi, ekonomik büyüme kaygısı ve dış ticaret dengesizlikleriyle mücadele ederken adeta bir saatin çarkları arasında hassas bir denge arayışında. Her bir gösterge –enflasyonun ateşi, kurun oynaklığı, ihracatın nabzı– birbiriyle öyle iç içe ki, tek bir yanlış hamle tüm sistemi sarsabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Mart 2025’te politika faizini 350 baz puan artırarak %46’ya, gecelik borç verme faizini %49’a, borçlanma faizini ise %44,5’e yükseltti. Bu karar, parasal sıkılaşma politikalarının bir uzantısı olarak enflasyonla mücadelede kararlılık sinyali verse de Türkiye’nin yapısal kırılganlıkları ve makroekonomik dinamikleri, bu adımın etkinliğini sorgulatıyor. “Enflasyonla mücadele için doğru yöntem mi?” ve “Döviz kuru dengesi nasıl sağlanmalı?” soruları, teknik olduğu kadar stratejik bir inceleme gerektiriyor.

Bu çerçevede, alınan faiz artışlarının gerekliliği ile TL’nin döviz karşısındaki reel konumunu değerlendirirken hem para politikasının hem de ekonomik dengenin derinlemesine analiz edilmesi önem arz etmektedir. 

Bu makale, faiz artışlarının gerekliliğini, TL’nin reel konumunu analiz ederek, Türkiye’nin ekonomik denge arayışına ışık tutmayı amaçlıyor.  

  1. Enflasyonla Mücadele: Zorunlu, Ancak Nasıl?

Enflasyon, Türkiye ekonomisinin en yakıcı sorunlarından biri. Peki mücadele zorunlu mu? Cevap net: Kısaca evet. Ancak asıl mesele, yöntemi.

Türkiye ekonomisinde son yıllarda yaşanan gelişmeler, enflasyonla mücadelenin yalnızca faiz artırımıyla sınırlı kalmaması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Türkiye’deki enflasyon, yalnızca talep fazlası ve para arzındaki artıştan değil, aynı zamanda arz yönlü yapısal problemler, maliyet baskıları, kur geçişkenliği ve beklenti yönetimindeki zayıflıklardan kaynaklanıyor.

TCMB’nin 2023 Enflasyon Raporu’na göre, enflasyonun ana kaynakları şunlar:

  • Kur geçişkenliği (%30): Döviz kuru artışları, ithal girdilere dayalı ekonomide maliyetleri yükselterek fiyatları zincirleme artırıyor.
  • Arz yetersizliği (%25): Tarım, enerji ve sanayi sektörlerindeki yapısal üretim yetersizlikleri, arzı daraltarak fiyat baskısı (maliyet baskıları) oluşturuyor. 
  • Kamu harcamaları (%20): Popülist mali politikalar ve genişleyici kamu harcamaları, talep baskısını körüklüyor. 
  • Enerji/emtia fiyatları ve beklenti bozulması (%25): Küresel fiyat artışları ve kalıcı enflasyon algısı, fiyatlama davranışlarını bozuyor. Toplumun enflasyonun kalıcı olacağına dair algısı, fiyatlama davranışlarını bozarak kendi kendini besleyen bir döngü oluşturuyor. 

TCMB’nin faiz artırımı, enflasyonla mücadelede kritik bir hamle olmasına rağmen tek başına mucizevi bir çözüm sunmuyor. Faiz artışları, kredi daralması, yatırımların ertelenmesi ve işsizlik riski gibi yan etkilerle ekonominin hassas dengesini zorlayabilir. Türkiye’de enflasyon, artık yalnızca parasal bir sorun olmaktan çıkmış; arz-talep dengesizlikleri, kamu maliyesi, enerji maliyetleri ve döviz kuru gibi çoklu faktörlerin iç içe geçtiği karmaşık bir yapıya dönüşmüştür.

Grafik 1: Türkiye’de Enflasyonun Kaynakları (2021–2025)

[Pasta grafiği: %30 kur geçişkenliği, %25 arz yetersizliği, %20 kamu harcamaları, %25 diğer]

Kaynak: TCMB Enflasyon Raporu, 2023; TÜİK, 2024.

Bu grafik, enflasyonun çok katmanlı doğasını çarpıcı şekilde ortaya koyuyor. Faiz artışları, talebi baskılayarak kısa vadede rahatlama sağlayabilir, ancak arz kaynaklı sorunlara çözüm üretmiyor. Kredi daralması ve zayıflayan yatırım motivasyonu ekonomik büyümeyi riske atarken, işsizlik tehdidi artıyor. Dahası, yüksek faiz üretim maliyetlerini yükselterek paradoksal bir şekilde enflasyonu körükleyebilir. O nedenle, mücadele tek başına faiz artışıyla değil, koordineli yapısal reformlarla yürütülmelidir. 

İslâm ekonomisi perspektifinden, TCMB’nin reeskont kredileri gibi faiz temelli araçları riba yasağına aykırı (Bakara, 2:275). Bu noktada, riba (faiz) içeren araçlar yerine reel ekonomiye dayalı çözümler bulmak kritik önem taşıyor. Çağdaş alimler, bunun yerine sukuk, murabaha ve mudaraba gibi risk paylaşımına dayalı modeller öneriyor (Usmani, İslam’da Finans ve Bankacılık, 2002). Meselâ, tarım ve enerji sektörlerine sukuk finansmanı, arz yetersizliğini hafifletebilir ve riba içermeyen bir çözüm sunar.

Verilerle Enflasyon Dinamikleri

Aşağıdaki tablo, faiz artışlarının etkisini özetliyor:

TarihPolitika Faizi (%)Aylık Enflasyon (%)Yıllık Enflasyon (%)
Ocak 20239,006,6557,68
Temmuz 202317,509,4947,83
Ocak 202442,506,7064,86
Mart 202546,004,53 (tahmini)69,30 (tahmini)

Kaynak: TCMB, 2024; TÜİK, 2024; 2025 tahminleri yazar projeksiyonudur.

Mart 2025 için öngörülen %69,30’luk yıllık enflasyon, TCMB’nin 2024 sonu hedefi olan %36’dan ciddi bir sapma içeriyor. Bu tahmin, enerji fiyatları veya kur şoku gibi dışsal faktörlere dayanıyorsa, daha açık bir metodoloji sunulmalı. Aksi halde, kötümser bir senaryo olarak değerlendirilebilir. 

Doğru strateji nedir?

  • Ölçülü parasal sıkılaşma: Faiz artışları gerekli, ancak büyümeyi boğmamalı. Sukuk ve murabaha gibi riba içermeyen likidite araçları geliştirilmeli.
  • Mali disiplin: Kamu harcamalarının kontrol altına alınması, talep baskısını azaltır.
  • Yapısal reformlar: Tarım, enerji ve sanayi sektörlerinde üretimi artıracak reformlar şart.
  • Güven inşası: Şeffaf ve tutarlı politikalar, beklenti yönetimini güçlendirir.

Bu adımlar eşgüdüm içinde uygulanmazsa, faiz artışları “yangına su yerine rüzgârla müdahale” gibi sonuçlar doğurabilir.

  1. TL’nin Değeri: Görünenle Gerçek Arasındaki Fark

Son dönemde döviz kurundaki yatay seyir, TL’nin değer kazandığı izlenimini veriyor. Ancak bu, reel bir kazanım değil, yüksek faiz ve sermaye akımlarıyla sağlanan suni bir baskılama. TL’nin reel değeri, üretkenlik artışından değil, portföy girişleri ve yüksek faiz nedeniyle sermaye akımlarından kaynaklanmaktadır. Bu durum, döviz kurunun suni biçimde baskılandığı ve ihracatçıların rekabet gücünü zayıflatıldığı bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Reel Efektif Döviz Kuru (REK), TL’nin uluslararası alım gücünü ölçer. TCMB verilerine göre, REK’in 100’ün üzerine çıkması, TL’nin aşırı değerli olduğunu gösterir. 2025’te REK’in 110’a ulaşacağı tahmini, ihracatçıların rekabet gücünü tehdit ediyor. Bu, şu riskleri doğuruyor:

  • Geçici sermaye akımları: Yüksek faiz, kısa vadeli “sıcak para” çekse de, yapısal güvensizlik uzun vadeli yatırımları caydırıyor.
  • İhracat baskısı: Aşırı değerli TL, dış ticaret açığını büyütüyor.
  • İthalat cazibesi: Ucuz ithalat, yerli üretimi baltalıyor ve cari açığı derinleştiriyor.
  • Kur sıçraması riski: Yapay kur baskısı, ani devalüasyonlarla enflasyonu tetikleyebilir.

Grafik 2: Nominal ve Reel Efektif Döviz Kuru (2019–2025)

[Çizgi grafiği: USD/TRY ve REK, REK > 100 aşırı değerli]

Kaynak: TCMB, 2024; 2025 tahmini yazar projeksiyonudur.

Bu grafik, TL’nin 2025’te reel olarak aşırı değerli bir konuma geldiğini açıkça ortaya koyuyor. REK’in 100’ün üzerindeki seyri, TL’nin ihracatçıları zora sokacak kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Bu durum ihracatçıların karşılaştığı yapısal zorlukları ve kur politikasının sürdürülemezliğini vurguluyor.  

Kur-Faiz-İhracat İlişkisi

Aşağıdaki tablo, TL’nin değerlenmesinin dış ticarete etkisini özetliyor:

DönemUSD/TRYPolitika Faizi (%)İhracat (milyar dolar)
2021 Q17,4017,0050,2
2022 Q114,8014,0060,4
2024 Q429,5042,5056,80
2025 Q131,1046,0055,5 (tahmini)

Kaynak: TCMB, 2024; TİM, 2024; 2025 tahmini yazar projeksiyonudur.

Tablo, TL’nin aşırı değerlenmesinin ihracatı baskıladığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Faiz artarken kur sabit kalırsa, dış ticaret dengesi olumsuz etkilenebilir. 2025 ilk çeyrek tahmini, küresel talep daralması ve TL’nin reel değerlenmesiyle uyumlu görünse de daha kesin verilerle doğrulanmalı. 

Kurun aşırı değerli tutulması, dışa açık sektörlerde rekabet gücünü zayıflatıyor. Öte yandan TL’nin kontrolsüz değer kaybı (dikkatli yönetilmezse) da enflasyonist baskıları yeniden alevlendirebilir. Bu noktada asıl mesele, kurda istikrar ve öngörülebilirlik sağlamaktır.

  1. İnce Ayar İçin Bütüncül Bir Vizyon

Türkiye, ekonomik bir dönüm noktasında. Enflasyonla mücadele, döviz kuru dengesi ve üretim odaklı büyüme, birbirini tamamlayan hedefler olmalı. Ancak mevcut politikalar gözden geçirilmelidir.

  • Faiz artışları, talep daraltıcı etkisiyle enflasyonu kısmen frenler, ancak yapısal sorunları çözmez.
  • Döviz kurunun baskılanması, ihracatçıları zora sokar ve cari açığı büyütür.
  • Reeskont kredileri, riba yasağına aykırıdır ve sürdürülebilir değildir.

Bu bağlamda şu adımlar önem taşımaktadır:

  • Koordineli politikalar: Parasal sıkılaşma, mali disiplin ve yapısal reformlar eşgüdüm içinde yürütülmeli.
  • Dengeleyici kur politikası: TL’nin aşırı değerlenmesi yerine, istikrar ve öngörülebilirlik hedeflenmeli. TCMB’nin rezerv satışları veya kur korumalı mevduat gibi geçici araçları yerine, reel ekonomiye dayalı bir kur rejimi benimsenmeli. Döviz kuru baskılamak yerine dengeye bırakılmalı. 
  • Alternatif araçlar: 
    • Katılım finansman modelleri (sukuk, mudaraba) reel ekonomiyi destekleyici bir çözüm sunuyor. Sukuk ve mudaraba, faiz bağımlılığını azaltır. Meselâ, Malezya Merkez Bankası’nın sukuk temelli likidite yönetimi, Türkiye için bir model olabilir (Bank Negara Malaysia, 2023). Türkiye’de Ziraat Katılım’ın 2023’te 10 milyar TL sukuk ihracı, bu yönde bir adımdır.
    • Riske dayalı ortaklık mekanizmaları 
  • Reel üretim: Tarım, sanayi ve enerji yatırımları, yerli girdiye dayalı üretim zincirleri ve teknolojik dönüşüm desteklenmeli.
  • Güven ve şeffaflık: Şeffaf iletişim ve tutarlı politikalar, yatırımcı ve toplumsal güveni yeniden inşa eder.

Bu adımlar uygulanmazsa, Türkiye “çifte daralma” riskiyle karşı karşıya: Faizle iç talep daralırken, kur baskısıyla dış talep zayıflayabilir, stagflasyon ve reel değer kaybı döngüsü başlar.

Türkiye Ekonomisi İçin Faizsiz ve Üretim Temelli Bir Ekonomik Vizyon

Türkiye ekonomisi, yalnızca teknik araçlarla değil, güven, şeffaflık ve üretim temelli yapısal dönüşümle iyileşebilecek çok katmanlı bir krizle karşı karşıya. Enflasyonla mücadele, döviz kuru istikrarı ve üretim odaklı büyüme gibi temel hedefler, birbirinden bağımsız değil; eş zamanlı ve dengeli biçimde yürütülmesi gereken süreçlerdir. Ancak klasik para politikası araçları bu yükü taşımakta yetersiz kalmakta; çözüm, ekonomik kararların bütüncül bir vizyonla ve titizlikle kurgulanmış bir ince ayarla ele alınmasından geçmektedir. Faiz artışları ve reeskont kredileri kısa vadeli rahatlama sağlasa da üretim ve dış ticaret üzerindeki baskıları nedeniyle uzun vadede sürdürülebilir bir çözüm sunmaz.

Türkiye’nin mevcut ekonomik konjonktüründe, sadece faiz ve kur kararlarıyla yönlendirme çabası, çifte daralma riski taşımaktadır. Faiz artışları iç talebi, kur baskıları ise dış talebi baskılayarak, ekonomiyi stagflasyona ve reel değer kaybı döngüsüne sokabilir. Enflasyonla mücadele, yalnızca fiyat istikrarı değil, aynı zamanda beklenti ve güven yönetimiyle anlam kazanır.

Bu çerçevede, teknik araçlar ile ideolojik tercihler arasında sağlıklı bir denge kurulmalı; politika setleri güven, şeffaflık ve yapısal dönüşüm ilkeleriyle şekillendirilmelidir. Faiz artışları ve reeskont kredileri kısa vadeli rahatlama sağlasa da üretim, yatırım ve dış ticaret üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Katılım finans sistemi bu noktada önemli bir alternatif sunmaktadır. Risk paylaşımını esas alan, ranta değil üretime kaynak aktaran İslâmi finans modelleri, özellikle tarım ve enerji gibi arz yönlü sıkıntıların yaşandığı sektörlerde sürdürülebilir çözümler üretebilir. Meselâ, tarıma veya enerjiye yönelik sukuk modelleri, hem faizsiz yapılarıyla riba yasağına uygun bir çerçeve sunar hem de üretimi destekleyen bir finansman yaklaşımı ortaya koyar. Sukuk ve mudaraba gibi yapılar, sadece faizsiz finansı değil, aynı zamanda toplumsal refahı ve ekonomik adaleti önceleyen bir kalkınma modelini de mümkün kılar.

Günümüz iktisadi sorunları, yalnızca para arzı ya da faiz oranı gibi teknik göstergelerle ve sayısal hedeflerle değil, aynı zamanda toplumsal güven, kurumlara duyulan itimat ve ekonomik yönetişim kalitesiyle birlikte yönetilebilir.

Türkiye’nin ekonomik dengesini yeniden inşa edebilmesi için; üretim odaklı, faizsiz ve adalet temelli bir ekonomik yapıya yönelmesi elzemdir. Bu bağlamda, konvansiyonel ve İslâmi finansın güçlü yönlerini harmanlayan bir yaklaşımla, Türkiye’nin üretim kapasitesini artıran, tasarrufları reel sektöre yönlendiren ve uzun vadeli refahı önceleyen bir ekonomik yapı inşa edilebilir. Devletin şeffaf, hesap verebilir ve piyasaları gözeten bir rol üstlenmesi ise bu dönüşümün kurumsal temelini oluşturacaktır.

Devletler Devalüasyonu Nasıl Yapar? Mekanizma ve Etkileri

Dr. Murat Ergüven-Araştırmacı

DEVLETLER DEVALÜASYONU NASIL YAPAR? MEKANİZMA VE ETKİLERİ

Devalüasyon, bir ülkenin para biriminin diğer dövizlere karşı hükümet tarafından bilinçli olarak değerinin düşürülmesi anlamına gelir. Özellikle sabit veya yarı sabit kur rejimlerinde sıkça görülen bu uygulama, dış ticaret dengesi ve ekonomik büyüme üzerinde doğrudan etkiler oluşturur. Buna karşılık, serbest kur rejimlerinde piyasadaki arz-talep dengesine bağlı olarak yaşanan ani değer kayıpları genellikle “kur değer kaybı” veya “kur şoku” olarak adlandırılır.

Ancak, devalüasyon yalnızca bir değer kaybı süreci olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü, bu tür müdahaleler ekonomik büyümeyi desteklemek, ihracatı teşvik etmek ve cari açığı dengelemek gibi çeşitli amaçlarla uygulanabilir. Bununla birlikte, devalüasyonun enflasyonu tetikleyebileceği, borç yükünü artırabileceği ve yatırımcı güvenini sarsabileceği de unutulmamalıdır.

Devletin bilinçli müdahaleleriyle gerçekleştirilen devalüasyon, ekonomik bir politika aracı olarak hem fırsatlar hem de riskler barındırmaktadır. Dolayısıyla, bu tür kararların uzun vadeli etkileri iyi analiz edilmeli ve sürdürülebilir bir ekonomik politika çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Peki, devlet bir devalüasyonu nasıl uygular ve bu süreci nasıl yönetir? İşte mekanizma:

1. Merkez Bankası Müdahaleleri ile Devalüasyon

Devlet, merkez bankası marifetiyle doğrudan veya dolaylı olarak para biriminin değerini aşağıdaki yöntemlerle düşürebilir.

a) Döviz Satışlarını Kısıtlamak

Devlet, piyasada döviz arzını düşürerek yerli paranın değer kaybetmesine neden olur. Meselâ, merkez bankası piyasaya döviz arz etmediği için döviz kıtlığı yaşanır ve yerli para değersizleşir.

b) Faiz Oranlarını Düşürmek

Faiz oranları düştüğünde, yabancı yatırımcılar için yerel para birimi cazibesini kaybeder. Bu da yabancı sermayenin çıkışına ve döviz kurunun yükselmesine neden olur. Devlet, faizleri bilinçli olarak düşürerek para biriminin değer kaybını hızlandırabilir.

c) Döviz Alımlarıyla Müdahale

Merkez bankası, piyasadan yoğun şekilde döviz alarak yerel parayı zayıflatabilir. Çin, uzun yıllar boyunca ulusal para birimini zayıf tutarak ihracat rekabetçiliğini artırmıştır. Rakiplerine karşı ihracat avantajı sağlamıştır.

2. Kamu Harcamaları ve Para Arzı Artışı

a) Bütçe Açıklarının Fonlanması

Devlet, kamu harcamalarını artırarak piyasaya daha fazla yerel para sürdüğünde piyasada enflasyonu ve döviz talebini artırarak paranın değer kaybetmesine yol açar. 2001 krizi nedeniyle Türkiye, kamu açıklarını kapatmak için yüksek miktarda para bastı. Bu ise Türk Lirasının hızla değer kaybetmesine neden oldu.

b) Borçlanma Yoluyla Devalüasyon

Devlet, döviz cinsinden borçlanarak veya iç borçlanmayı artırarak piyasaya daha fazla yerli para arz eder. Bu ise para biriminin değerini düşürerek dolaylı bir devalüasyon etkisi oluşturur.

3. Vergi ve Döviz Politikaları ile Devalüasyon

a) İthalata Yüksek Vergi Uygulamak

Devlet, ithal edilen mallara yüksek gümrük vergileri koyarak döviz talebini artırabilir. Bu da maliyet artışlarına neden olur. İhracatçılar bu durumda daha fazla döviz talep eder. Bu gelişmeler sonunda yerli para değer kaybeder.

b) Döviz Çıkışını Teşvik Etmek

Devlet, sermaye çıkışlarını kolaylaştıran düzenlemeler yaparak yurt dışı yatırımları teşvik eden politikalar ve dövizle harcamaları özendiren uygulamalarla yerli paranın değer kaybetmesine yol açar.

Örnek Olay: 1994 ve 2001 Krizlerinde Türkiye’de Devalüasyon

1994 yılında Türkiye’de hükümet, kamu açıklarını finanse etmek için merkez bankasından yoğun şekilde borç aldı ve piyasaya yüksek miktarda TL sürdü. Bunun sonucu olarak enflasyon yükseldi ve dövize olan talep arttı. Sonuç? Türk lirası, dolar karşısında kısa sürede %50’den fazla değer kaybetti ve devlet resmi devalüasyon ilan etti.

Benzer şekilde, 2001 krizinde Türkiye, IMF ile anlaşma yaparak sabit kur politikasını terk etti ve TL’yi dalgalı kura bıraktı. Bu süreçte kamu borçlanması, bankacılık krizleri ve sermaye çıkışları TL’nin hızla değer kaybetmesine neden oldu.

Sonuç: Devalüasyon Devlet İçin Çözüm mü, Risk mi?

Devalüasyonun avantajları:

  • İhracatçılar için rekabet avantajı sağlar.
  • Döviz gelirlerini artırarak cari açığı düşürür.
  • İç piyasadaki yerli üretimi destekler, ithalat bağımlılığını azaltır.

Devalüasyonun riskleri:

  • Enflasyonu artırarak halkın alım gücünü düşürür.
  • Döviz cinsinden borçlu olan şirketleri ve devletleri zora sokar.
  • Yatırımcı güvenini sarsarak yabancı sermaye çıkışını hızlandırır.

Devlet, devalüasyonu bir politika aracı olarak dikkatli kullanmalıdır. Yanlış zamanlamayla yapılan bir devalüasyon, ekonomiyi derin bir krize sürükler. Ekonomik dengeleri korumak için sürdürülebilir bir döviz ve maliye politikası uygulamak gerekir.

Devalüasyon, ekonomiyi yönlendiren güçlü bir araçtır. Ancak bilinçsiz ve kontrolsüz uygulandığında ciddi sarsıntılar yaratır. İhracatı artırıp dış ticaret açığını kapatmak için yapılan bir devalüasyon, enflasyonu dizginleyemezse halkın alım gücünü eritir. Bu nedenle devlet, devalüasyonu bir çözüm değil, yalnızca son çare olarak değerlendirmelidir.

Unutulmamalı ki: Güçlü bir ekonomi, döviz kurlarını manipüle etmekle değil, üretim ve katma değer odaklı politikalarla inşa edilir.