DR. MURAT ERGÜVEN
Hacı Emin Efendi

Dr. Murat Ergüven-Araştırmacı

HACI EMİN EFENDİ

Hacı Emin Efendi, (H.1246-M.1830/ H.1328-M.1910) Gerede ulemasından, son devir Osmanlı âlim ve müderrislerindendir.

İlçemizin Çoğullu köyünde dünyaya gelen Emin Efendi’nin soyu aslen Dörtdivan Tekke Köyü’nde medfun bulunan Ümmi Kemâl Hazretleri’ne dayanmaktadır. Ancak kaçıncı nesil torunu olduğu bilinmemektedir. Kemaleddin Efendi oğullarından olan Hacı Emin Efendi’nin babası Hâkim, Kadı Mehmed Kemâl Efendi, onun babası ulemadan Hasan Siyretî Efendi, onun babası Hâkim, Naib Abdüsselâm Efendi, onun da babası Şeyh Abdullah Efendi’dir.

Büyük dedesi Şeyh Abdullah Efendi, imamlık yapmak üzere geldiği Çoğullu Köyü’nde yerleşmiştir. Emin Efendi ise, küçük yaşlarda köyde imamlık yapan hocalardan dinî temel dersleri okumuş, daha sonraları da on sekiz yaşlarına kadar kadılık (hâkimlik) görevinde bulunan babası Kemâl Efendi’nin yanında ondan özel dersler almıştır.

Yüksek bir ruha sahip olan Emin Efendi, çocuk yaşlarda iken Peygamber Efendimiz (sav)’i ve Hz Ebû Bekir’i rüyasında görür. Evlerine gelen Hz Peygamber’i merdiven başında karşılarken, Hz Peygamber biraz durarak arkasındaki Hz Ebû Bekir’e buyururlar ki; çocuğa ver. Hz Ebû Bekir de, süt gibi beyaz ve tatlı olan bu şerbeti küçük Emin’e verir, o da alıp içer. Ondan sonra Yazıcı Zade Muhammed Efendi’nin “Muhammediyye” isimli meşhur eserini devamlı okur olmuş.

Emin Efendi, erken yaşta kısa bir memuriyet hayatı da geçirmiştir. Babası hâkim Kemal Efendi, Kastamonu’nun Araç kazasına tayin olduğu sıralarda hasta olduğundan hastalığı iyileşinceye kadar vekâlet ile idare edilmesi bildirmek için oraya on sekiz yaşındaki Emin’i gönderir. Oranın idare amiri de yeterli görmüş olmalı ki, küçük Emin’i vekâleten göreve alır. Böylece hâkim babasının vefatına kadar üç ay vekâleten genç yaşta hâkimlik yapmıştır.

Babasının vefatından sonra müftü Sa’düddin Efendi’den tahsilini devam ettiren Emin Efendi, hocasının tavsiyesiyle Fatih Medresesine kaydolur. Değerli hocalardan dersler alır ve çok sevilen bir talebe olarak medreseden mezun olur.

Hacı Emin Efendi, ikinci haccında Medine’de Harem-i Şerif-i Nebevî’de iki gece kalarak Hz Peygamber (sav)’in ruhaniyetinden şefaat niyazında bulunmuş ve bu vesileyle ruhanî iltifata mazhar olmuştur. Bu aşk ve şevkle ilim irfan öğretmek üzere köyüne dönmüş ancak, şehir halkı şehir merkezinde bir ev ayarlayarak böyle değerli bir âlimi Gerede şehir merkezine getirmişlerdir.

Hacı Emin Efendi, önceleri dersleri ilk üstadı müftü Sa’düddin Efendi’nin medresesinde vermiştir. Sonraları talebenin artması üzerine akrabasından birisi, şu an Hacı Emin Efendi Camiin yanındaki eskiden Askerlik Şubesi olarak kullanılan binanın arazisine bir medrese, onun yanına da (şu an caminin hemen yanındaki yere) bir ev yapıvermiştir. Böylece Hacı Emin Efendi, bu Tabakhane Medresesi’nin uzun yıllar müderrisliğini yapmıştır.

Hacı Emin Efendi, zahirî ilimlerle meşgul olduğu gibi batînî ilimlerle de uğraşmış ve Nakşibendi Şeyhlerinden Mevlana Şeyh Ziyaüddin Halid-i Osmanî’nin halifelerinden feyz almıştır. Nakşibendî tarikatına mensub birçok salik (aynı yolda giden) yetiştirdiği gibi, Hacı Mahmud ve Hüseyin Efendi isminde iki de halife yetiştirmiştir.

Aynı zamanda ileri görüşlü, aydın bir fikir adamı olan Hacı Emin Efendi, siyasetle asla meşgul olmamış. Ama buna mukabil ilme muhabbeti, aşkı olan bir okuma sevdalısı ve kitap müptelası olduğundan vaktinin çoğunu kitaplarla geçirmiştir. Ve daima Cenab-ı Allah’tan faydalı ilim ve sâlih amel istemiştir.

Hayatı boyunca hiç kazaya namaz bırakmadığı gibi nafile namazlarla da çok meşgul olan Hacı Emin Efendi’nin namaz içinde ve namaz dışında da devamlı ağladığı görülürmüş fakat o bunu kimseye belli edip sezdirmek istemezmiş ama olay vaki olduğundan sezmemek mümkün olmazmış. Gerçek bir âbid, zâhid ve müttaki olan Hacı Emin Efendi, haramlardan, şüpheli şeylerden çok sakınır; güvenmediği hediye ve ziyafeti de kabul etmezmiş.

Hacı Emin Efendi’nin yayınlanmış eserleri de vardır. Bunlar; Hediyyetü’l-Kabir, Cevahirü’l Fatihati’ş-Şerîfe, Takvimü’s Sünne, Envarü’l-İslâm Miftah-u Darü’s-Selâm ve nasihatname gibi manzum olarak yazılmış Yâdigâr-ı Ahbab’dır.

On gün kadar süren hastalığının son günlerinde bir gün ömrü kaldığına işaret etmiş ve ertesi gün Rabîulevvel ayının yirmi ikisinde Pazar günü hicri takvime göre 1328 (M. 3 Nisan 1910) yılında fani hayata veda edip, ebedi hayata, Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.

Hacı Emin Efendi, kendi adına inşa olunan bir medrese ve bir camii şerif ve o zaman için mükemmel sayılabilecek bir kütüphane bırakmıştır.

Şu an kabri doğduğu yer olan Çoğullu Köyü mezarlığındadır. İnsanlar şifa bulduklarını söyleyerek kabrin üzerinden devamlı toprak alırlar. Buna rağmen toprak hiç eksilmez, insanlar tarafından devamlı takviye edildiğinden bu işlem defaatle devam etmektedir. (1)


(1) Hacı Emin Efendi, Envârü’l İslâm Miftah-ı Darü’s Selâm (İslâm’ın Nurları-Cennetin Anahtarı), Ankara Nüve Matbaası, s.236 vds.

Âşık Dertli’nin Derdi Neydi?

Dr. Murat Ergüven-Araştırmacı

ÂŞIK DERTLİ’NİN DERDİ NEYDİ?

Âşık Dertli, Şahnalar Köyünde doğup büyümüş varlıklı bir ailenin çocuğudur. Ne yazık ki; babası ile Çağa Âyanı(bir nevi kaymakam), Halil Ağa ile arasında bir anlaşmazlık vardır. Dertli (İbrahim)’nin babasının ölümünü fırsat bilen Halil Ağa, İbrahim’in elinden tarlası tabanı, malı mülkü, geçim sağlayacak nesi varsa hepsini alır ve ser sefil ortada bırakır.

Bu durum Dertli’nin yüreğine taş gibi oturmuştur. Evi, köyü, çoluk çocuğu her şeyi unutur, ama bu acıyı hayatının sonuna kadar asla unutmaz. Bu olay onun hayatının akışını değiştirir. Bundan sonra köyü terk eder; geçimini sağlamak için memleket hasretiyle, gurbet ellerde dolaşır. Bu başıboş, sorumsuz hayat onu derbeder eder.

Ahir ömründe Çağa âyanı olmuşken, Bilecik Gölpazarı’nda intihara kalkışmasının sebebi de yine eski âyanın marifeti ile “ÂYAN”lığın Dertli’nin elinden almasındandır. Zaten bu intihar olayından sonra İbrahim Lütfî, Dertli mahlasını kullanarak Âşık Dertli olmuştur. Bu yüzden âyan Dertli’nin hayatında çok önemli olumsuz bir yere sahiptir. Yani anlayacağınız hayatı buyunca âyanla başı derttedir.

Dertli’nin aynı zamanda Kadı ile de arası iyi değildir. Onunla da bahtı barışmaz veya kadının Dertli ile bahtı barışmaz desek daha doğru olur. Kadı derken, bu kadı Beypazarı Kadısı.. İçki içtiği, saz çal(masını kına)dığı ve özellikle de Bektaşî olduğu için Beypazarı Kadısı, Dertli’nin Beypazarı’na girmesini istememiş ve onu “Görünme gözüme bre Kızılbaş” diyerek hafife alıp aşağılayarak, halkı da kışkırtarak kasabadan kovmuştur.

Dertli, özellikle Beypazarı Kadısı’nın bu davranışına çok gücenmiş, kızmış, öfkelenmiş ve bir taşlama yazmıştır. Bu taşlama meşhur “Telli saz” taşlamasıdır. Bu şiir konu olduğu neredeyse bütün kitaplarda “Telli sazdır bunun adı / Ne âyet dinler ne Kadı” şeklinde “ÂYAN” yerine “ÂYET” olarak yanlış yazılmıştır (âyan yerine fetva yazan da var).

Dertli’nin bu taşlamayı yazmasının esas gayesi kendisini sefil bırakan ÂYAN’a olan hıncı ve kendini aşağılayıp, kovan KADI’ya olan öfkesidir. Dertli bu taşlamada kendine haksızlık etmiş olan bu iki devlet ricalini hedef almıştır. Her ikisi ile de kavgalı olduğu bu iki mülkî amirin yani ÂYAN ve KADI’nın burada arka arkaya zikredilmesi daha münasiptir.

Dertli, âyete dil uzatacak, alaya alacak, hicvedecek kadar cahil ve imansız bir insan değildir. Her ne kadar içki içse de, berduş olsa da, Bektaşi olsa da onun kültürü tekkelerde, tasavvuf ve ilim irfan meclislerinde olgunlaşmış; tabiri caizse mayası buralarda çalınmıştır. Şiirlerinde kullandığı dini motifler Dertli’nin inancının sağlamlığını ve aldığı kültürü gayet güzel bir şekilde gösterir.

Anlayacağınız baştan beri vurguladığım gibi Âşık Dertli’nin derdi ne ÂYET, ne de Kur-an’dı. Onun derdi kendine neredeyse bir ömür boyu çile çektiren ÂYAN ile ve kızılbaş diyen KADI ileydi. O yüzden Dertli bu şiirinde ÂYAN ile KADI’yı hicvedip taşlamıştır.

O zaman bu nasıl oldu da böyle anlaşıldı denecek olursa; Dertli dîvanı hakkında en kapsamlı, en ciddi araştırma ve çalışmaları yaparak gerekli düzeltmelerle birlikte o ânâ kadarki en güvenilir baskıyı yapan Ahmet Talat’a kulak vermemiz gerekiyor.

Ahmet Talat; “Muhtelif taşbasması nüshalardaki şiirler cahil hattatların pek çok tahrifine uğramıştır. Yazmalarda da aynı tahribat vuku bulmuştur. Bu hususta saz fasıllarında Derdli’nin kendi eserini okurken bazı düzeltmeler yaptığı da zan olunur…” diyor. Ve şöyle devam ediyor: “Bu yazma ve basma eserlerde fena bir hat, bozuk bir imlâ ve tahrife uğramış eserlerin düzeltilmiş şeklini meydana çıkarabilmekteki zorluğu ve karışıklığı bu işin erbabı bileceği için olması muhtemel noksan ve hataların insafla düzeltileceğini ümit ediyorum”.

Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere Dertli’nin dîvanı, zamanında çok hatalı basılmıştır. Düzeltilmesi ise pek zor ve uğraş istiyor. Hayatının son demlerinde bir fasılda şifahen söylenmiş olacak ki, bu şiir Dertli’nin dîvanında da yoktur. Ahmet Talat da Dertli’nin dîvanında olmadığı halde bazı şiirleri almış ama “Telli saz” şiiri burada da yok. Baskısı yapılmış olan dîvanda pek çok hata varsa; dîvanda olmayan, kitaba geçmemiş, ağızdan ağza ve kulaktan kulağa gelen bir şiirde âyan yerine âyet şeklinde hata yapılmış olabilir.

Yapılan bu hatalardan bir iki misal verelim. Dertli’nin çok meşhur bir şiiri vardır. Bu şiir bir kitapta(1); “Bir başıma kalsam şehe sultana kul olmam / Vîrân olası hânede evladü ıyal var” şeklinde yazılmışken, bir başka kitapta (2); “Bir başıma kalsam şehe sultana kul olmam / Vîrân kalası hânede evladü iyal var” şeklinde yazılmış, başka bir kitapta ise (3); “Tek başıma olsam şâha gedâya kul olmam / Vîrân olası hânede evlâd ü ıyâl var”  şeklinde yazılmıştır. Hadi diğer kelimeler neyse de (sultan) nere (gedâ/ dilenci) nere… Birbirine zıt iki kelime…

Yukarıda görüldüğü gibi meşhur, çok bilinen ve kitaba geçmiş şiirde bile bu kadar farklılık olabiliyorsa, “Telli Saz” şiirinde de hata olabileceği aşikârdır.

İncelediğim kitaplarda “Telli Saz” şiirinin de farklı şekillerde yazıldığını tespit ettim. Bir kitapta(4); “Telli sazdır bunun adı / Ne âyet dinler, ne kadı… Venedik’ten gelir teli / Ardıç ağacından kolu / Be Allah’ın şaşkın kulu / Şeytan bunun neresinde? / İçinde mi, dışında mı / Burgusunun başında mı / Göğsünün nakışında mı / Şeytan bunun neresinde?” şeklinde yazılmıştır (başka bir nüshada ise “Be Allah’ın sersem kulu” şeklinde yazılmış olduğu not düşülmüştür).

Başka bir kitapta ise(5); “Telli sazdır bunun adı / Ne fetva dinler, ne kadı… / Venedik’ten gelir teli / Ardıç ağacından dalı / Hey Allah’ın şaşkın kulu / Şeytan bunun neresinde? İçinde mi, dışında mı / Burgusunun ucunda mı / Göğsünün nakşında mı / Şeytan bunun neresinde?” şeklinde yazılmıştır. Buradaki örneklerden de anlaşılacağı üzere şiirlerdeki bazı kelimeler kitaba farklı şekillerde geçmiştir.

Benim üzerinde önemle durduğum konu ÂYAN yerine ÂYET yazıldığıdır. Mehmet Berberoğlu’nun kitabına aldığı “Telli saz” metninde yukarıda verdiğim gibi “ÂYAN” kelimesi yerine “FETVA” şeklinde yazılmıştır. O da bu durumun farkına varmış olacak ki buraya (âyet) yazmaya gönlü razı olmamış veya (fetva) şeklinde kullanımı var ki “Ne fetva dinler ne kadı” şeklinde kitaba almıştır.

Başka bir husus ise; İslâm yazısında rıka denen bir el yazısı vardır. Bu yazıda harflerin üzerine tek noktayı koyarken kalemin çekilmesiyle uzayan nokta ile çift noktayı yaparken bilerek noktanın uzatılmasıyla yapılan çizgi bazen birbirine karışır. Mesela (âyan) kelimesinin sonundaki (nun) harfinin üzerine konan nokta çizgi şeklinde olur, böylece bu iki nokta yerine kullanılan çizgi (te) harfinin üzerine konulan işarete benzer. Bu durumlar bazen kelimenin yanlış okunmasına sebep olur.

Talat’ın da ifade ettiği gibi “..şiirler cahil hattatların fena bir hat, bozuk bir imlâ ile pek çok tahrifine uğramış..” olup, bu yazıyı okuyanlar  okumaya aşina ve ehil değilse buradaki ayrıntıyı sezemeyerek ÂYAN kelimesini, ÂYET şeklinde okunmuş olabilirler. Bir de bizim bölgemizde âyan, âyen şeklinde telaffuz edilir. Bunu da göz ardı etmemek gerekir. Yani âyen şeklindeki söylenişi bozuk bir hatla ve yanlış bir telaffuzla kelime kaymasına uğrayarak âyet diye yazılıp söylenegelmiş olabilir.

Anlaşılan o ki; ÂYAN kelimesi ÂYET şeklinde pek fena bir hat ve bozuk bir imlâ ile tahrifat yapılarak yazıldığından maalesef yeni kitaplara da bu şekilde geçmiştir. Doğrusu ise  “Telli sazdır bunun adı / Ne âyan dinler, ne kadı” şeklinde olacaktır. İnşallah bizim bu yazımız bu yanlışın düzeltilmesine vesile olur..


(1) İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri (Ankara–2000), c.3 / s.1251; (2) Ahmed Talat Onay; Âşık Dertli – Hayatı, Divanı (Bolu -1928); (Osmanlıca) s.26; (3) Şemseddin Kutlu; Dertli, Kültür ve Turizm Bakanlığı (Ankara–1988); s.201; (4) Şemseddin Kutlu, age, s.163; (5) Mehmet Berberoğlu, Dertli (Bolu–1955)s.14.

Âşık Dertli

Dr. Murat Ergüven-Araştırmacı

ÂŞIK DERTLİ

Şair Dertli; (Bolu/1772-Ankara/1846?) yakın zamana (20 Mayıs 1990) kadar Gerede’ye bağlı olan Yeniçağa nahiyesi, Şahnalar Köyü’nde doğmuştur. Dertli’nin babası Kara Hüseyin Oğulları’ndan Bayraktar Ali Ağa adında oldukça varlıklı bir ırgattır.

Asıl adı İbrahim olan Âşık Dertli, 19. yüzyılın ünlü âşık, halk saz şairlerindendir. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin merkezinde birçok saz şairi yetişmiş olsa da Emrah ile Seyrani istisna tutulacak olursa Dertli kadar şöhret olan çıkmamıştır.

Çocukluğunu davar sığır gütmekle geçiren İbrahim, bu yaşlarda gezici âşıklardan etkilenerek saz çalmayı ve şiir söylemeyi öğrenmiştir. Ancak ondaki bu şairlik ilhamı ve kuvveti anadan doğma bir kabiliyettir. Hatta saza merakından dolayı bir tahta parçasına atkuyruğundan tel gerip saz çalmaya çalışmıştır.

Gençliğinde, önce İstanbul’a sonra da Konya’ya gitmiştir. Konya’da âşıkların uğrak yeri olan Hacı Asım Usta’nın kahvehanesinde ocakçı olarak çalıştığı beş yıl içinde birçok âşıkla tanışan Dertli, burada Lütfi mahlasıyla şiirler söylemiştir.

Bu kahvehane adeta ariflerin, zariflerin ve şairlerin toplanma merkezidir. İbrahim buraya devam edenlerin din, ilim, fikir, edebiyat ve sanat sohbetlerini dinleye dinleye olgunlaşmış; şairliğine temel teşkil edecek kültür birikimi ise bu kahvehanede düzenlenen şair toplantıları ile pekiştirmiştir.

Daha sonra Halep, Şam ve Mısır’a giden Dertli, buralarda kaldığı on yılın ardından sazda ve sözde ustalaşmış olarak köyüne döndü. Bu arada evlenen Şair Dertli, iki çocuk sahibi oldu. Evlendiğinde kırk yaşlarındaydı.

Dertli, İstanbul, Konya ve Mısır’da pek tabii hem çalıştı hem de âşık fasıllarına katıldı, bu arada tekkelere de gitmeyi ihmal etmedi. Maceralar ve seyahatlerle geçen hayatında birçok âşık ve dervişle tanışmış düşüp kalkmıştır.

Genel kültürü ve edebi terbiyesi Konya, Kahire ve İstanbul gibi önemli kültür merkezlerinde âşık mahfillerinde, tekkelerde (o devrin kültür sanat merkezleri) inkişaf etmişti.

Âşık Dertli zevk ve eğlenceye düşkün, aile sorumluluğundan uzak, gezginci bir hayat tarzına alışmıştı ve bunu seviyordu da. Âşıklık belki de biraz bunu gerektiriyordu, hem bu sadece bir maceraperestlik değil, bir bakıma geçim derdi idi de..

Geçim derdi derken Dertli, zamanın ayanı topraklarını elinden aldığı için ekip biçeceği, geçimini temin edeceği toprağı olmadığından geçimini ancak sazıyla, sesi ve şiirleriyle temin edebiliyordu.

O şairliği sadece bir zevk ve eğlence olarak görmüyordu. O zamanlar şairler diyar diyar gezer, usta âşıklarla atışırlar, zengin konaklarında fasıllara katılırlardı. Buralarda sazını çalar, dokunaklı güzel sesiyle dinleyenleri mest eder, dinleyenlerin hem hayranlığını hem de cömert ikramlarını toplardı.

Yani âşıklık geçim kaynağıydı, bu işten para kazanıyordu. Bir bakıma bu günün sanatçıları idiler. Zenginlerin konakları.. şöhret o biçim, alkışlar, ikramlar öylesine.. şaşaalı bir hayat.. ve  şöhret.. İşte gezip dolaşmayı tetikleyen en büyük etken de bu olsa gerek..

Düşünün bu gün ses sanatçıları turneler düzenliyor, şehir şehir ülke ülke dolaşıyor ve konserler veriyorlarsa o çağın da sanatçıları pek tabii bu âşık saz şairleri idi. Yani âşıklık, saz şairliği onların meslekleri idi. Bu saz şairleri geçimlerini bu yolla sağlarlardı.

Bu yüzden âşık Dertli’yi kuru kuruya zevke ve eğlenceye düşkün olduğundan devamlı geziyor diye göstermek belki yanlış olur. Elbette zevke ve eğlenceye düşkün olabilir ama, anlatmak istediğim, bunun aynı zamanda bir meslek olduğu ve bir geçim işi olduğu..

*****

Çünkü babası çok zengin iken Çağa ayanı Hendekçioğulları’ndan Halil Ağa’nın tarla taban neleri varsa ellerinden almasından dolayı sefil duruma düşmüştür.

Çağa ayanı, şairin babası Bayraktar Ali Ağa’ya bir meseleden dolayı kin gütmekte ama bir türlü de Bayraktar Ali Ağa ile başa çıkamamaktadır.

Bayraktar Ali Ağa’nı ölümünü fırsat bilen Çağa Ayanı Halil Ağa, bu hıncını Ali Ağa’nın oğlu İbrahim’den çıkartmıştır. İbrahim’in nesi varsa, tarla taban mal mülk hepsini kısa zamanda elinden almış bu genç delikanlıyı ser sefil ortada bırakmıştır. Ekip biçecek tarlası kalmayan İbrahim bu yüzden çok geçim sıkıntısı çekmiştir.

Artık İbrahim Şahnalar’da barınamayacak duruma düşer; yakın köylerden Deveciler Köyü’ne gider ve burada Hacı Ömer Ağa’nın kapısında yanaşmalık yapar. Ancak buradaki horlayıcı tutuma dayanamayarak buradan ayrılıp İstanbul’a gider.

Bu sıralarda yaşı 24-25’tir. Şimdi olduğu gibi o zamanlarda İstanbul’a büyük talep vardır, Anadolu’dan iş aramaya çıkan İstanbul’un yolunu tutar. Fakat bu yığılmayı önlemek için III. Selim’in çıkardığı ferman gereği “çiftçi ve bekar tayfası” taşralıların İstanbul’da belli bir süreden fazla kalması yasaklanır.

Bu yüzden Derti’nin İstanbul macerası burada biter. Buradan yukarıda bahsettiğim gibi Konya’ya Hacı Asım Usta’nın kahvehanesine gider. Oradan Mısır.. Mısır dönüşü evlilik..

25 yaşında İlk İstanbul macerası, 5 yıl Konya, sonra 10 yıl Mısır.. Köye dönüp evlendiğinde anlaşılan 40 yaşlarındadır.

Dertli, saz çalmada ustaydı ve sesi de gayet güzeldi. Bu yüzden yine aldı sazı eline, düştü Anadolu yollarına.. Diyar diyar gezdi Anadolu’yu. Bu seyahatler ve başıboş hayat onu içki ve sefahat âlemine daldırdı.

Anadolu’da rüştünü ispatlayan Şair; sevilen, zevkle dinlenen bir halk şairi olarak gönüllerde taht kurdu. Güzel ve dokunaklı sesi ve maharetli saz çalmasıyla ve başarılı şiirleriyle âşık fasıllarında, zengin konaklarında büyük ilgi gördü ve üstat olarak tanındı.

Derli, Anadolu’daki bu yaygın ve saygın şöhretinden istifade ederek tekrar tecrübeli bir arif ve şair olarak elli üç yaşlarında (1825) İstanbul’a gitti. Saray tarafından himaye edilen âşıkların bulunduğu ünlü kahvelere takıldı. O zamanlar bu kahvehaneler o devrin sanat merkezleri, sanatçıların ve sanatseverlerin buluşma noktası idi.

Şair, buralarda kısa sürede adını duyurdu ve kabul ettirdi. Özellikle Beşiktaş, Tahtakale ve Çemberlitaş’taki Semaî Kahvehanelerinde adı dilden dile dolaşmaktadır. Şiire, sanata, musikiye ilgi duyanlar buraları doldurmaktadır.

Elbette şöhreti kısa sürede buralarda zirve yapan Dertli’yi çekemeyen “eskiler”i bir hayli tedirgin etmiştir. Kendi tahtlarını sarsan bu yeni rakibin tez zamanda ipini çekmek ve itibarını sıfırlamak gerekmektedir.

Bu şairler bir gün Şair Dertli’nin çözememesi için tuzak olarak çok zor bir muamma hazırlayıp, bunu Tavukpazarı Semâi Kahvehanesi’nin duvarına usulünce asarlar. Tabii Aşık Dertli  durumdan habersiz.. Muammayı duvara asıp fırsat kollayan şairler bir yolunu bulup işi Dertli’ye yüklerler.

Bunun bir imtihan olduğunun farkına varan şair Dertli, kahvehanedeki büyük kalabalık ve bu kalabalığın meraklı heyecanlı bekleyişi karşısında duvardaki muammaya şöyle bir göz atar. Alır sazı eline, dolar sözü diline, sonra vurur inceden inceye sazın teline..

Çözmesi oldukça zor olan bu muammayı/bilmece vezin ve kafiyesine uygun olarak hemencecik çözüverir ve dokunaklı güzel sesiyle dinleyenleri coşturup arka arkaya alkışları toplar.

Böylece sanat gücünü kuvvetli bir şekilde ispat etmiş olan şair; muammayı çözene verilecek olan ödülü de diğer âşıklara dağıtarak cömertliğini de göstererek âşıkların ve etraftakilerin sevgi, saygı ve takdirlerini de kazanır. Böylece şöhreti dillerden dillere dolaşmaya başlar.

Dertli’nin bu şöhretini duyan ve eskiden beri tanıyan Eski Bolu Mutasarrıfı Hüsrev Paşa, Dertli’yi kendisine Şamdan Ağası olarak alır.

II. Mahmud zamanında Hüsrev Paşa’nın sebep olduğu fes inkılabını öven “fes” redifli kasideden dolayı II. Mahmud tarafından Çağa Ayanlığı (bir nevi kaymakamlık) ile ödüllendirilir(1827). Çağa Ayanlığı bu sıralarda hala Hendekçioğullarından Halil Ağa’da’dır. Böylece gençliğinde kendisine eziyet eden malını mülkünü elinden alan ayanın o da ayanlığı almıştır.

Dertli’yi çekemeyenler aleyhte çalışmalara devam etmişler. Bir müddet ayanlık görevini yürüten Dertli, görevi kötüye kullandığı yönündeki ve topladığı vergileri zimmetine geçirdiği yönünde yapılan iftiralar yüzünden geçirdiği soruşturmalar sonunda bu görevinden alınır. Bu vesileyle sıkıntıya düşen Dertli tekrar yollara koyulur(1834).

Yaş bir hayli, ilerlemiş yetmişine merdiven dayamıştır. Kader onu bu kez Bilecik’in Gölpazarı ilçesine savurmuştur. Burada bir gün geçirdiği bunalım yüzünden olacak ki, alır bıçağı eline çalar boynuna.. Neyse ki Allah’tan bir şey olmadan yetişirler de, elinden alırlar bıçağı..

Bu olay 1840 muharrem ayında olmuştur ve O, bu olayı Kerbela  şehitlerine duyduğu sevgiye bağlar.. Bu olaydan sonra Dertli diye nam salan şair, daha önceleri Lütfi mahlasıyla yazmakta iken “Dertli” mahlasıyla yazmaya başlamıştır.

Dertli, bundan sonra bir iki küçük memurluğa atandıysa da pek dikiş tutturamadı. Bu arada Bolu- Ankara arasında kısa gidiş gelişler yapmaya devam etti.  Özellikle Ankara’da âşık fasıllarına katıldı.

Ankara’da tanıştığı âşıkları koruyup kollayan, münevver, şiiri edebiyatı seven, bir ara Diyar-ı Bekir Voyvodalığı da yapmış olan Ankara eşrafından Alişan Bey’in de takdirini kazana Dertli, yaşamının son yıllarını onun konağında geçirdi.

Bir ara Alişan Bey’in kız kardeşi Bostan Hanım’a yazdığı şiirden dolayı, Alişan Bey kızıp o’nu konaktan kovduğu ve bir müddet sonra affedip tekrar konağa çağırdığı söylenir. Alişan Bey’in konağında ölen şair, bir şiirindeki vasiyetinde Müneccim Tepesindeki mezarlığa gömülmek istemiş ve bu mahalde olan Ankara-Samanpazarı’nda Koyunpazarı Camii’nin haziresine (mezarlığı) gömülmüş.

Dertli’nin mezarı ve bu mezarlık, bu gün Samanpazarı’ndan Koyunpazarı’na giden yoldan Cebeci’ye ayrılan yolun üzerinde bulunduğu için sonradan buralara yol yapılırken yola karışarak kaybolmuştur.

Daha sonra (1955) anısına Gerede-Yeniçağa yolu üzerinde Yeniçağa’ya giderken sağ tarafta ( bu gün Dertli diye bildiğimiz mevkii) bir tepe üzerine bir anıt taşı dikilmiştir. Burası mezar/kabir niteliği taşımayan, içinde cenaze bulunmayan, sadece şairin anısına düzenlenmiş bir anıttan başka bir şey değildir. (1)


(1) M. Fuad Köprülü, Saz Şairleri (Ankara-2004), 679; Ahmed Talat Onay; Aşık Dertli – Hayatı, Divanı (Bolu -1928); Şemseddin Kutlu; Dertli, Kültür ve Turizm Bakanlığı (Ankara-1988); Meydan Larousse, Dertli, 5/ 222; TDV İslam Ansiklopedisi, Dertli (İstanbul-1994), 9/186-187; Türk Dili ve Edebiyat Ansiklopedisi, Dertli, İbrahim (İstanbul-1977), 2/ 253-255; Ana Britannica, Dertli (İstanbul-1987), 7/175; Ana Britannica, Ayan (İstanbul-1992), 3/79; Zekai Konrapa, Bolu Tarihi (Bolu-1965), 359-3632.